27 Aralık 2012 Perşembe

Kuzey Güney: Special Edition.

Diğerlerinden farklı bir yazı, diğer bölümlerden farklı bir bölüm, diğerlerinden farklı bir gün..

 Benimle başlayalım, güne erken başlayan mahallenin müdavim kedisi tekir havasında, gribin yer ettiği bünyem ve ben zaten mıymıyken üzerine kendimle ilgili bir gol yedim, hayattan. Yüzümün bütün asıklığı ve bütün yorgunluğumu giderecek bir ilacım vardı neyse ki, her çarşamba olduğu gibi.. Kuzey Güney..

 Eskiden "başkasının derdini dinleyerek kendi derdimi unuturum" kafasına girerdik, sonra -en azından ben- baktım ki, milletin derdi bitmiyor Güzin ablalıkta bir yere kadar, kitaplarımın yanına dizileri koymaya başladım.. Dizilere bağlı olmamızın önemli sebeplerinden biri, bir süreliğine de olsa bizi gün içinde yaşadığımız şeylerden uzaklaştırmaları.. Bunu başarabilmesi için bir dizinin güçlü, güzel, ilgi çekici bir hikayesi olmalı..
Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu ikilisinin kaleme aldığı Kuzey Güney de böyle bir "dizi."
 
 Ama öyle bir "dizi" ki, karakterleri aramızda yaşıyor olabilirler.. Öyle güzel dokunuşlar var her karakterde..

  Zeynep mesela yok mu etrafınızda onun gibiler ? Yenilmeyi kabullenemeyen, Damdan düşer gibi gelip içinizde büyüttüğünüzü sahiplenen, anne baba ayrılığı sebebiyle bozulan dengesini size yansıtan, istediği herşeyi elde edebildiği halde elinizdekine göz dikebilecek kadar şımarık, yüzünüze gülüp arkanızdan iş çevirecek kadar sinsi insanlar yok mu etrafınızda ? Niye nefret ediyoruz Zeynepten ? Çünkü ayağınıza/ayağımıza takılan bir taş Zeynep, Zeynep öteki. Yaptığı her haltın içinden güzellikle sıyrılmayı beceren, rahatlıkla herşeyi üstünüze yıkabilen kız. Bu yüzden tiksiniyoruz bu yüzden Simay saçını çekip taşı gediğine koyduğunda gol olmuş gibi seviniyoruz. Ama durmayacağını da biliyoruz..

 Hikayenin Beyaz kısmı, Can Katmanoğlu, onu da bulabilirsiniz etrafınızda, çünkü en bocaladığınız anda, illa yanınıza gelipte ipucunu ve izleyeceğiniz yolu gösterip ortadan kaybolan bir adam vardır ve o adam genelde ihtiyacınız olmadıkça rahatsız etmez sizi, orda olduğunu bilirsiniz ve zamanı geldiğinde yanınızda olacağını da.

 Hikayenin Joker'i, geçen bölümlerde Kuzey'in de vurgu yaptığı gibi Güney, eğer burda doğmamış olsaydı, Nolan'ın 3lemesinde, Heath Ledger'ın yerini alabilirdi. Video'daki performansını dikkatli izlerseniz bana hak verebilirsiniz -ki Heath Ledger, "bana göre" az bulunur bi adamdı- Hele ki Güney'in Banu'ya olan bakışında "Töbe est.." diyerek koltuğun arkasına saklanma ihtiyacı hissettim.
 Dediğim gibi hikayenin Joker'i Güney, tam iyi birşey yapacak dediğin anda, adam bütün olaylarda detone olup bi çatlak bir arızaya sebep oluyor, ne zaman melek ne zaman şeytan kestiremiyorsun, gerçi bu akşam 2 sezonda ilk yumruğunu attı hayırlı olsun derken, yumruğun bedelini de son sahnede çok güzel ödemiş oldu.

 Hikayenin komikli kısmı ise benim için "bebişim" Handan Hanım, tam bir Joker annesi, bir iskambil kartı olsa Joker'in kendisi olurdu, her araya uyumlu.. Tam bir karaktere sinirleniyorsun "Ulan?!" diyorsun, hooop çıkıyor Handan Hanım, tüm öfkeni üzerine topluyor. Bu akşamki bölümde, Banu'nun yavru köşkte bayıldığı sahnede, tüm o dramatikliği üzerimizde hissederken kendisi dövünmeye başlayınca kahkahamda boğuldum, bi an "Havar komşular havar, torunumu patitis etmişler" diyecekmiş gibi geldi. Kısacası, sinirlenince, hüzünlenince bir doz Handan alıyoruz, bütün odağı üzerine çekiyor. Bu durumda kendisine Autofocus Handan demek istiyorum. Etrafımızda Handan yok diyenler için geliyor, benim babannem, Handan'ın günlük hayatta yaşayanı. Kendisinin nasıl bir insan olduğunu anlatmama gerek yoktur sanırım bu açıklamadan sonra.
 
 Hikayenin diğer odak noktası Cemre, Banu'nun deyimiyle "bütün herkesin sevdiği" Cemre, yok mu etrafınızda Cemre gibiler ? Var, elbette var, hatta, bir çoğunuzun Cemre olma ihtimali de var ucundan kıyısından, fakat burdaki nüans farkı benim için şu, genelde herkesin sevdiği "Banu" gibi olur, yani şahsen benim arkadaşlarıma sorsam, "Hacı, Banu 10 numara kız, Cemre de iyi de eheh" derler, yani Cemre işin talihsiz tarafının simgesi, Cemre'yi sevdiren de, herkesin onu sevmesi, çünkü, eğer kendi hikayenizin Cemre'siyseniz siz, sevilmek isterdiniz, özellikle de sevdiğiniz sevsin isterdiniz. Cemre'nin özelliği anlık duygularını olduğu gibi yansıtması, duygu geçişlerini saklayamıyor olması, yok mu böyle insanlar etrafınızda, bu özelliği yüzünden dengesiz ilan ettiğiniz ?

  Ya da etrafınızda yok mu bi manyak Barış ? Milletin yanında başka başbaşayken başka olan ? Tanıdığınız adam çıkmayan, hayal kırıklığına uğratan tehditler savuran ? Yok mu bunlardan etrafta var. Gamzeli diye sevip sonra gamzesine kafa atma isteği uyandıran ?

  Ya da yok mu etrafınızda size çöp adam çizerek çıkma teklifi eden biri ? Yok. Biliyorum. Ahahahahaha, o ne la öyle ? Ya da toplantıda karikatürünüzü çizen bir kardeş? shahhahahah. Öhm. Diziyi bu yüzden seviyorum ben işte, öyle tatlı güldürüyor ki insanı, bakıyorsun Kuzey, abisinin karikatürünü çiziyor, bi bakıyosun, Güney "İşim var, tabela yaptırıcam buraya" diyor, bi bakıyorsun, bi bakıyosun koskoca Sami Bey elinde telefon, "öptüm :$" diyor, bi bakıyosun ki Handan Hanım, bakmaya doyamıyorsun. Bir de "komser"in inceden Demet'e yürüdüğü sahneler de eğlenceli, "Buraya nerden geldin ulan ?" dersen, ben şahsen Ali gittikten sonra, "bu kadar gerilimli sahnenin arasında neye güleceğiz" diye düşünmüştüm, fakat her bölüm illa ki bir yerde basıyoruz kahkahayı.

 Bi de bölümle alakalı olarak şunu demek istiyorum: Psikopata bağlayan Güney, yoğun bakım odasının önüne gittiğinde, "Nasılsa öbürünü de sen öldürdün 1-2 farketmez" mantığından, "Allah'ın hakkı 3'tür, hazır başlamışken bunun da fişini çekeyim" diyerek Çatalcalı'yı eşek cennetine mi yollayacak acaba diye düşünürken, Çatalcalı gözlerini açtı. Ne de olsa adamın kendi hastanesi
(Handan <3) , tehlike sensörü taktırmıştır yatağına belki, olacak o kadar.

 Diyeceğim o ki, bu dizi benim için başlıkta da dediğim gibi "Special Edition", hatta, daha önce twitter da da yazmıştım, bir takımın kıymetli 10 numarası gittiğinde, formasını duvara asarlar, ben de Kuzey Güney bitince Çarşambaları duvara asacağım, deyu. :) Bu seferlik diyeceklerim bu kadar. Bir çarşamba bitmeden diğerini beklemeye başladık bile.. Hayırlısı. :)

20 Aralık 2012 Perşembe

İlk ve son: Aşk üzerine tavsiyeler.



Böle bu sürekli "Ay bi sevgilim olsa, eski sevgilim şöyle, aşk böyle, ykçb." muhabbeti yapan bütün damacanaları bu havada montsuz sokağa koyacaksın,


 "Ay biri olsa da elimi ısıtsa, ay biri gelse saçımı okşasa, kar ne romantik, ay bi sevgilim olsa montunu bana verse, ay kartopu felan oynasak yhaaa" diye düşündükten takriben 5 dakika sonra;

 *Ele "hoh"layarak ısınma hareketi ve bulunduğu yerde sallanma eşliğinde*

 "Eheh hay allah çok soğuk ya ?! Bi sevgilim olaydı iyiydi de ama galiba montum olaydı daha iyiydi.."   
  Sonraki 5 dakika:

   *Burna eller siper edilerek yapılan "hoh" eşliğinde, ayaklar horon pozisyonunda* 
    "Arkadaşım ne zaman alıcaksınız beni burdan ? Dondum ben, buz tuttu benim burnum ?! Kime diyorum hooop ?!"

  Sonraki 5 dakika:
  "Lan g*tüm dondu istemiyorum sevgili mevgili AMK* eve götürün beni, battaniyenin altına girip uyucam ben !!"


  Bunu niye yazdım ? Bu soğukta dışarda kalan bir sürü insan varken, başlarını soktukları evlerinde faturalarını ödeyememe korkusuyla imkanları elverdiğince ısınmaya çalışan insanlar varken, zavallı kuşlar dahi kendilerine sığınabilecekleri bir çatı aralığı arıyorken, senin tek derdin bu ya, işte ben buna sinir oluyorum. Güneşli havalarda tek derdin bi sevgili bulup "Gün batımı" izlemek, sonbaharda "Yağmurda yürümek", Kışın "kartpu oynamak", ilkbaharda "kırlarda dolanmak" ya hani tek derdin, tek derdin "Bİ SEVGİLİ BULAYIM YEAAAA!!" ya hani.. Ben buna cidden sinir oluyorum.

 Ha olmayacak mı sevgiliniz, olur elbet, ama önce duyarlı olmayı öğrenin bi, lütfen. Önce bi görmeyi öğrenin etrafınızda olup biteni, buz yapan yolda kayıp düşen birini gördüğünüzde olduğunuz yere sabit çakılıp gülmeyin, yardım edin, sahipsiz bir kedi, köpek gördüğünüzde sırf sokak köpeği olduğu için "iyyy pis" demeyin, sevin ölmezsiniz.


 Ama önce bi etrafınızda olup bitene duyarlı olmayı, insanları anlayabilmeyi, empati kurabilmeyi öğrenin ve dünyanın da aşk üstünde dönmediğini bi öğrenin, öğrenin ki, o çok aradığınız sevgiliyi bulduğunuz zaman, onu da anlayabilin. Anlayabilin ki sonra ayrılık söz konusu olduğunda "YEAA NİYE HEP BÖLE OLUYOÖÖEAA HİÇ KİMSE BENİ ANLAMİYOOEAAA" diye bana gelmeyin, çünkü siz başkalarını anlamaya çalışmadığınız sürece, kimse de sizi anlamaz.. O yüzden, önce etrafınıza bi bakın, halinizden yakınmayı bi kenara bırakın.. Sonra o çok aradığınız sevgiliyi bulup kartopu oynayın..

*AMK : tabiki spor gazetesi. Ya ne olacağdı ?

11 Aralık 2012 Salı

Karmaşık Hikaye: Aynadan yansıyan yanılsamalar ...

Bu hikayede anlatılanların, gerçek kurum kuruluş kişilerle falanlarla filanlarla ilgisi yoktur.
Hiçte olmadı ve hiçte olmaz zaten.


 *****

 Beni buraya neden getirdiler, nasıl getirdiler hatırlamıyorum. Her yer bembeyaz.. Kardan değil, duvarlar beyaz, üstümdekiler beyaz.. İçimizdeki karanlığı örtmek için mi böyle yapıyorlar, bilmiyorum.. Bulunduğumuz yer cennet değil o kesin.. Cennet olsa böylesi boş olmazdı.. Cehennem olsa üşümezdik.. Ölmüş olsaydık eğer, hareket edemezdik.. Nerdeyiz ? Tavan beyaz, duvarlar beyaz, üstümüzdekiler beyaz ..

 Buraya nasıl geldim ? Nasıl geldik.. Neden dönüyor her yer başımın etrafında.. Ya da başım dönüyor da ben mi farketmiyorum.. Bunlar kim.. Neden sürekli aynı sayıyı tekrarlıyor bu insanlar.. Buraya nasıl geldik.. Derken bir tokat iniyor kafama.. Etrafa bakıyorum kimse yok.. Buraya nasıl geldik ? Bir tokat daha iniyor.. Önce bir ses geliyor kulağıma belli belirsiz..

 "Küçükken kovanın sapına ip bağlayıpta köpek diye peşinde gezdiren kızdan bi bok olmazdı zaten.. Küçükken de böyleydi bu, belliydi böyle olacağı.."


 Sımsıkı yumduğum gözlerimi açıyorum.. Bakıyorum, sesin sahibi yok.. Tanır gibi olsam da tanımıyorum.. Yine o sayı.. Hızlıca etrafta gezdirip yine yumuyorum gözlerimi sımsıkı, belki böyle yaparsam yine duyarım o sesi vakitsizce açarsam gözlerimi görürüm o sesin sahibini.. Ne anlatıyor ? Buraya nasıl geldik ? Biliyor mu ? Bence o da bilmiyor..

 "Hep bişeyler anlatırdı bu, kendi kendine konuşan kızdan hayır mı gelir.. Hayal dünyasıymış, sıçarım onun dünyasına.. Kendi kendine konuşana ne derler .."


 Açıyorum gözlerimi, yine yok.. Yine o sayı.. Hayal dünyası ? Kimin dünyası benim mi ? Eğer hayalse bu, bu benim hayalim değil.. Böyle birşeyi hiç hayal etmedim ben.. Buraya nasıl geldik ?


 Tekrar kapıyorum gözlerimi dizlerimi karnıma çekip başımı dizlerime doğru eğiyorum, bu sefer ne sesi duymak istiyorum ne de sahibini görmek, çünkü o kötü biri, kötü biri olmalı.. Hiç iyi birşey demedi şimdiye kadar.. O kim peki ? buraya nasıl geldik ?


 Yeniden açıyorum gözlerimi, savaşmaya karar veriyorum.. Ayaklarım uyuşmuş.. Neyle savaşacağım, yel değirmenleri yok ki burda.. Kimle savaşacağım, kendisini görmediğim ama sesini duyduğum kadınla ? Düşünmeliyim.. Buraya nasıl geldik.. Neden herkes bu sayıyı söylüyor..


 Saçlarıma bakıyorum.. Yerinde duruyorlar.. Anımsıyorum.. Kesmedim ki ben onları elbet yerlerinde duracaklar.. Hani her filmde yaparlar ya, duyguları değişen kadın kapar makası saldırır saçına, çok özendirici dursa da uymadım ki ben onlara, saçlarımı kesersem, ya yamuk kesersem, çirkin olur muydum ben ? Neden ? Saç güzelleştirir insanı, upuzun saçlar.. Gülümsüyorum bu sefer, 1-0 öndeymişim gibi ama bulmam gereken cevaplarım var. Sorularımı kime soracağım peki, gözlerimi yumsam yine, o nemrut sesli kadın geri gelir mi ?


  Biraz uyusam ? Uyuyamam.. Kaç zaman dilimince burdaydım acaba ? Dakika ? Saat ? Ay ? Yıl ? Beyaz.. Her yer bembeyaz.. Bildiğim herşeyi silmişler aklımdan.. Sanki biri reset atmış içinde rüzgarlar esen kafamın en boş yanına.. Nerdeyim ?

  Neden bize o sayıyı söylüyorlar ? Sahi kaçtı o sayı ? 46 ? Ne demişti kadın, "Hayal dünyası.." Hayal dünyası olanları acaba buraya mı getiriyorlar ? Peki ya hayaline kavuşanlar ? Onlar hiç konuşmamış mı kendi kendine ? Hiç gezdirmemişler mi oyuncak bir kovanın sapını, köpek alamıyorlar diye bağlayıp bir ipe ? Hayallerine kavuşanlar nerdeler peki ? Biz burda olduğumuza göre ? Bir hayalle başlamamış mı herşey ? Öyleyse, neden beyaz her yer.. Neden yalan söylüyorlar bize ? Aynadan yansıyan yanılsamalar mı bunlar ? Peki onlar ? Kimdi onlar.. Ayın en oyuk yanına düşmüşüm gibi kaybediyorum dengemi.. Nerdeyim ? Buraya nasıl geldik.. Bilmiyorum..




 

6 Aralık 2012 Perşembe

Pencereden yansıyan delilik alametleri ..

Neden severiz birini.. Bizden farklı olduğu için ? Herkes farklıdır birbirinden elbet ama yaşanmışlar arasındaki benzerlikler çeker önce insanları birbirine, belki de "ruh eşi" safsatalarına inanmamız da bu yüzdendir.. Aslında biliriz, herkes "farklı"dır birbirinden.. Aynı acılara mensup olmuşuzdur belki bir yerlerde, aynı yerden yara almışızdır, aynı sebepten düşmüşüzdür kafamızın içindeki kocaman boşluğa.. Ama ilerledikçe, yaşanmışlıklar arasındaki benzerlikler sona erdikçe, kalmadığında anlatacak birşey, farklılıkların ortasında kalakalırız..

 Hep derler ya "Aşk tesadüfleri sever.." Ama o tesadüfler, sizin yanılsamalarınız, sayıklamalarınız da olabilir.. Belki aşk dediğiniz şey, sadece sever ..
 
  Bir pencereden diğerine koşsanda bilirsin.. Kafandakini değiştirmedikçe nereden bakarsan bak göreceğin şey aynıdır.. Belki de başka pencerelerden bakabilmek için, pencereden görebileceğimiz görüntüyü netleştirebilmek için koşuyoruzdur ihtimallerin peşinden.. Kendi kafamıza hapsettiğimiz herşey, bizi kendine esir ettiği için yazıyoruzdur ya da.. Delilik alametlerimizden sıyrılmak için, geride bırakmak için, anlatamadıklarımızı, unutmak istediklerimizi.. Sese çeviremediklerimizi..

  Çünkü böyle öldürebiliriz belki içimizdeki sancıları, böyle canlandırabiliriz gözümüzün önünde esamesi dahi okunmayan hatıraları.. Yazdıkça dağılıyordur bulutlarımız, pencerenin önünden, daha bir görünür oluyordur, uzaktan bakıpta yaşayamadıklarımız..

  Bir delinin penceresi de olabilir baktığımız, bir annenin de, ya da her gördüğünü merakla ve gülerek karşılayan küçük bir çocuğun ki de.. Önemli olan, tüm o pencerelerden aynı gözle bakmak değil, "onların" da gözünden bakabilmektir ..

 Önce görmekle başlar herşey çünkü .. Gördükten sonra sesler gelir kulağına.. Eğer karşında bir silüetten fazlasını görebiliyorsan, duyduğun herşeyi anlayabiliyorsan ne ala ! Ama gördüğün sadece bir silüetten ibaretse, karşındaki kartondan bir bebekse .. Kulağın sağırdır duyacağın her çığlığa.. Ne kadar bağırırsa bağırsın karşındaki duymazsın, ne anlatırsa anlatsın anlamazsın.. Görmekle başlar herşey çünkü, eğer görmeyi başaramazsan, tüm pencereler kapanır birden yüzüne, kendi karanlığına düşer, toparlanamazsın ...

1 Aralık 2012 Cumartesi

90 dakika..

Konu futbol olunca çoğu insanın aklına gelen şey maç izlerken yaşadığı stres olsa gerek. Belki çağın getirisi olarak yaptığımız herşeyin içicen bi tutam stres katmadan rahat edemiyoruzdur ve hepimiz herşeyde bir taraf tutma meraklısı olduğumuzdan -ki izlediğimiz dizilerde bile favori karakterlerimiz vardır.- futbolu izlerken keyiften ziyade stres sahibi oluyoruz.

 Genelde kızlar için futbol merakı "yakışıklı futbol"cu ile başlar, kimisi bu merakı bir hobiye dönüştürmeyi başarır. Kimisi sadece sorulduğunda beğendiği futbolcudan söz eder.
  Ben futbol açısından da şanslı bi çocukluk geçirdiğimden ikinci gruba dahil olmayı başardım.. Sağlam bir Beşiktaşlı annenin ve Fenerbahçeli bir babanın kızı olarak, belki mini mini yaşlarımda Beşiktaş'ın namağlup kadrosundan da ötürü, bonservisimi bi ömür Beşiktaş'a verdim.

 Lise yıllarında Blue Jean'le beraber futbol dergileri de almaya başladım ve şanslıydım ki, çok iyi futbolcular seyrettim, fakat şimdilerde olan mevzular o zamanlar da da vardı. Bahsi geçen şike dalgasından ya da uzaya fırlatılası Yıldırım Demirören'den bahsetmiyorum. Mesela şimdiki Ronaldo - Messi bölünmesi, futbol tarihi boyunca hep vardı. Romario - Bebeto, Del Piero - Crespo, Saviola - Aimar, Ronaldo - Ronaldinho, Sergen - Tümer, Hakan Şükür - İlhan Mansız ve daha bi çokları. Eğer o zamanlar taraf tutmuş olsaydım futbol izlerken, bu mükemmel adamların hiç birini izleyememiş olacaktım. (Tümer'i ayırıyorum. Kendisini pek sevmem, zira Beşiktaşlılar kendisini pek sevmez.) Futbol bir kavga unsuru olmaktan ziyade, bir keyif unsuru bir spor olarak görülebildiğinde, gerçekten "22 adamın bir topun peşinde koşması"ndan fazlası oluyor insan hayatında, fakat futbolu bir kavga unsuru olarak görürseniz, izleyebileceğiniz pek çok güzel maçtan mahrum kalıyorsunuz. Mesela Hagi'nin Galatasaray'da oynamış olması, benim bir Beşiktaşlı olarak onun oynadığı futbolu takdir etmeme hiç bi zaman engel olmadı.. Alex gittiğinde üzülenlerin bunu haksızlık olarak görenlerin içinde ben de vardım. Ya da Guiza ve atamadığı gollerle Fenerbahçe'li arkadaşlarım gibi ben de zaman zaman eğlendim.

 Kısacası futbolu renk kavgasına dönüştürmek, futboldan bireysel kavgalar çıkarmak gerçekten gereksiz ve komik.. Çünkü siz çenenizi yorarken, onlar işlerini yapıyor. Onlar işlerini yaparken sizin yapabileceğiniz en güzel şey, 90 dakikadan keyif almak. Kimsenin "anasının", "ebesinin" kulaklarını çınlatmadan..