27 Aralık 2012 Perşembe

Kuzey Güney: Special Edition.

Diğerlerinden farklı bir yazı, diğer bölümlerden farklı bir bölüm, diğerlerinden farklı bir gün..

 Benimle başlayalım, güne erken başlayan mahallenin müdavim kedisi tekir havasında, gribin yer ettiği bünyem ve ben zaten mıymıyken üzerine kendimle ilgili bir gol yedim, hayattan. Yüzümün bütün asıklığı ve bütün yorgunluğumu giderecek bir ilacım vardı neyse ki, her çarşamba olduğu gibi.. Kuzey Güney..

 Eskiden "başkasının derdini dinleyerek kendi derdimi unuturum" kafasına girerdik, sonra -en azından ben- baktım ki, milletin derdi bitmiyor Güzin ablalıkta bir yere kadar, kitaplarımın yanına dizileri koymaya başladım.. Dizilere bağlı olmamızın önemli sebeplerinden biri, bir süreliğine de olsa bizi gün içinde yaşadığımız şeylerden uzaklaştırmaları.. Bunu başarabilmesi için bir dizinin güçlü, güzel, ilgi çekici bir hikayesi olmalı..
Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu ikilisinin kaleme aldığı Kuzey Güney de böyle bir "dizi."
 
 Ama öyle bir "dizi" ki, karakterleri aramızda yaşıyor olabilirler.. Öyle güzel dokunuşlar var her karakterde..

  Zeynep mesela yok mu etrafınızda onun gibiler ? Yenilmeyi kabullenemeyen, Damdan düşer gibi gelip içinizde büyüttüğünüzü sahiplenen, anne baba ayrılığı sebebiyle bozulan dengesini size yansıtan, istediği herşeyi elde edebildiği halde elinizdekine göz dikebilecek kadar şımarık, yüzünüze gülüp arkanızdan iş çevirecek kadar sinsi insanlar yok mu etrafınızda ? Niye nefret ediyoruz Zeynepten ? Çünkü ayağınıza/ayağımıza takılan bir taş Zeynep, Zeynep öteki. Yaptığı her haltın içinden güzellikle sıyrılmayı beceren, rahatlıkla herşeyi üstünüze yıkabilen kız. Bu yüzden tiksiniyoruz bu yüzden Simay saçını çekip taşı gediğine koyduğunda gol olmuş gibi seviniyoruz. Ama durmayacağını da biliyoruz..

 Hikayenin Beyaz kısmı, Can Katmanoğlu, onu da bulabilirsiniz etrafınızda, çünkü en bocaladığınız anda, illa yanınıza gelipte ipucunu ve izleyeceğiniz yolu gösterip ortadan kaybolan bir adam vardır ve o adam genelde ihtiyacınız olmadıkça rahatsız etmez sizi, orda olduğunu bilirsiniz ve zamanı geldiğinde yanınızda olacağını da.

 Hikayenin Joker'i, geçen bölümlerde Kuzey'in de vurgu yaptığı gibi Güney, eğer burda doğmamış olsaydı, Nolan'ın 3lemesinde, Heath Ledger'ın yerini alabilirdi. Video'daki performansını dikkatli izlerseniz bana hak verebilirsiniz -ki Heath Ledger, "bana göre" az bulunur bi adamdı- Hele ki Güney'in Banu'ya olan bakışında "Töbe est.." diyerek koltuğun arkasına saklanma ihtiyacı hissettim.
 Dediğim gibi hikayenin Joker'i Güney, tam iyi birşey yapacak dediğin anda, adam bütün olaylarda detone olup bi çatlak bir arızaya sebep oluyor, ne zaman melek ne zaman şeytan kestiremiyorsun, gerçi bu akşam 2 sezonda ilk yumruğunu attı hayırlı olsun derken, yumruğun bedelini de son sahnede çok güzel ödemiş oldu.

 Hikayenin komikli kısmı ise benim için "bebişim" Handan Hanım, tam bir Joker annesi, bir iskambil kartı olsa Joker'in kendisi olurdu, her araya uyumlu.. Tam bir karaktere sinirleniyorsun "Ulan?!" diyorsun, hooop çıkıyor Handan Hanım, tüm öfkeni üzerine topluyor. Bu akşamki bölümde, Banu'nun yavru köşkte bayıldığı sahnede, tüm o dramatikliği üzerimizde hissederken kendisi dövünmeye başlayınca kahkahamda boğuldum, bi an "Havar komşular havar, torunumu patitis etmişler" diyecekmiş gibi geldi. Kısacası, sinirlenince, hüzünlenince bir doz Handan alıyoruz, bütün odağı üzerine çekiyor. Bu durumda kendisine Autofocus Handan demek istiyorum. Etrafımızda Handan yok diyenler için geliyor, benim babannem, Handan'ın günlük hayatta yaşayanı. Kendisinin nasıl bir insan olduğunu anlatmama gerek yoktur sanırım bu açıklamadan sonra.
 
 Hikayenin diğer odak noktası Cemre, Banu'nun deyimiyle "bütün herkesin sevdiği" Cemre, yok mu etrafınızda Cemre gibiler ? Var, elbette var, hatta, bir çoğunuzun Cemre olma ihtimali de var ucundan kıyısından, fakat burdaki nüans farkı benim için şu, genelde herkesin sevdiği "Banu" gibi olur, yani şahsen benim arkadaşlarıma sorsam, "Hacı, Banu 10 numara kız, Cemre de iyi de eheh" derler, yani Cemre işin talihsiz tarafının simgesi, Cemre'yi sevdiren de, herkesin onu sevmesi, çünkü, eğer kendi hikayenizin Cemre'siyseniz siz, sevilmek isterdiniz, özellikle de sevdiğiniz sevsin isterdiniz. Cemre'nin özelliği anlık duygularını olduğu gibi yansıtması, duygu geçişlerini saklayamıyor olması, yok mu böyle insanlar etrafınızda, bu özelliği yüzünden dengesiz ilan ettiğiniz ?

  Ya da etrafınızda yok mu bi manyak Barış ? Milletin yanında başka başbaşayken başka olan ? Tanıdığınız adam çıkmayan, hayal kırıklığına uğratan tehditler savuran ? Yok mu bunlardan etrafta var. Gamzeli diye sevip sonra gamzesine kafa atma isteği uyandıran ?

  Ya da yok mu etrafınızda size çöp adam çizerek çıkma teklifi eden biri ? Yok. Biliyorum. Ahahahahaha, o ne la öyle ? Ya da toplantıda karikatürünüzü çizen bir kardeş? shahhahahah. Öhm. Diziyi bu yüzden seviyorum ben işte, öyle tatlı güldürüyor ki insanı, bakıyorsun Kuzey, abisinin karikatürünü çiziyor, bi bakıyosun, Güney "İşim var, tabela yaptırıcam buraya" diyor, bi bakıyorsun, bi bakıyosun koskoca Sami Bey elinde telefon, "öptüm :$" diyor, bi bakıyosun ki Handan Hanım, bakmaya doyamıyorsun. Bir de "komser"in inceden Demet'e yürüdüğü sahneler de eğlenceli, "Buraya nerden geldin ulan ?" dersen, ben şahsen Ali gittikten sonra, "bu kadar gerilimli sahnenin arasında neye güleceğiz" diye düşünmüştüm, fakat her bölüm illa ki bir yerde basıyoruz kahkahayı.

 Bi de bölümle alakalı olarak şunu demek istiyorum: Psikopata bağlayan Güney, yoğun bakım odasının önüne gittiğinde, "Nasılsa öbürünü de sen öldürdün 1-2 farketmez" mantığından, "Allah'ın hakkı 3'tür, hazır başlamışken bunun da fişini çekeyim" diyerek Çatalcalı'yı eşek cennetine mi yollayacak acaba diye düşünürken, Çatalcalı gözlerini açtı. Ne de olsa adamın kendi hastanesi
(Handan <3) , tehlike sensörü taktırmıştır yatağına belki, olacak o kadar.

 Diyeceğim o ki, bu dizi benim için başlıkta da dediğim gibi "Special Edition", hatta, daha önce twitter da da yazmıştım, bir takımın kıymetli 10 numarası gittiğinde, formasını duvara asarlar, ben de Kuzey Güney bitince Çarşambaları duvara asacağım, deyu. :) Bu seferlik diyeceklerim bu kadar. Bir çarşamba bitmeden diğerini beklemeye başladık bile.. Hayırlısı. :)

20 Aralık 2012 Perşembe

İlk ve son: Aşk üzerine tavsiyeler.



Böle bu sürekli "Ay bi sevgilim olsa, eski sevgilim şöyle, aşk böyle, ykçb." muhabbeti yapan bütün damacanaları bu havada montsuz sokağa koyacaksın,


 "Ay biri olsa da elimi ısıtsa, ay biri gelse saçımı okşasa, kar ne romantik, ay bi sevgilim olsa montunu bana verse, ay kartopu felan oynasak yhaaa" diye düşündükten takriben 5 dakika sonra;

 *Ele "hoh"layarak ısınma hareketi ve bulunduğu yerde sallanma eşliğinde*

 "Eheh hay allah çok soğuk ya ?! Bi sevgilim olaydı iyiydi de ama galiba montum olaydı daha iyiydi.."   
  Sonraki 5 dakika:

   *Burna eller siper edilerek yapılan "hoh" eşliğinde, ayaklar horon pozisyonunda* 
    "Arkadaşım ne zaman alıcaksınız beni burdan ? Dondum ben, buz tuttu benim burnum ?! Kime diyorum hooop ?!"

  Sonraki 5 dakika:
  "Lan g*tüm dondu istemiyorum sevgili mevgili AMK* eve götürün beni, battaniyenin altına girip uyucam ben !!"


  Bunu niye yazdım ? Bu soğukta dışarda kalan bir sürü insan varken, başlarını soktukları evlerinde faturalarını ödeyememe korkusuyla imkanları elverdiğince ısınmaya çalışan insanlar varken, zavallı kuşlar dahi kendilerine sığınabilecekleri bir çatı aralığı arıyorken, senin tek derdin bu ya, işte ben buna sinir oluyorum. Güneşli havalarda tek derdin bi sevgili bulup "Gün batımı" izlemek, sonbaharda "Yağmurda yürümek", Kışın "kartpu oynamak", ilkbaharda "kırlarda dolanmak" ya hani tek derdin, tek derdin "Bİ SEVGİLİ BULAYIM YEAAAA!!" ya hani.. Ben buna cidden sinir oluyorum.

 Ha olmayacak mı sevgiliniz, olur elbet, ama önce duyarlı olmayı öğrenin bi, lütfen. Önce bi görmeyi öğrenin etrafınızda olup biteni, buz yapan yolda kayıp düşen birini gördüğünüzde olduğunuz yere sabit çakılıp gülmeyin, yardım edin, sahipsiz bir kedi, köpek gördüğünüzde sırf sokak köpeği olduğu için "iyyy pis" demeyin, sevin ölmezsiniz.


 Ama önce bi etrafınızda olup bitene duyarlı olmayı, insanları anlayabilmeyi, empati kurabilmeyi öğrenin ve dünyanın da aşk üstünde dönmediğini bi öğrenin, öğrenin ki, o çok aradığınız sevgiliyi bulduğunuz zaman, onu da anlayabilin. Anlayabilin ki sonra ayrılık söz konusu olduğunda "YEAA NİYE HEP BÖLE OLUYOÖÖEAA HİÇ KİMSE BENİ ANLAMİYOOEAAA" diye bana gelmeyin, çünkü siz başkalarını anlamaya çalışmadığınız sürece, kimse de sizi anlamaz.. O yüzden, önce etrafınıza bi bakın, halinizden yakınmayı bi kenara bırakın.. Sonra o çok aradığınız sevgiliyi bulup kartopu oynayın..

*AMK : tabiki spor gazetesi. Ya ne olacağdı ?

11 Aralık 2012 Salı

Karmaşık Hikaye: Aynadan yansıyan yanılsamalar ...

Bu hikayede anlatılanların, gerçek kurum kuruluş kişilerle falanlarla filanlarla ilgisi yoktur.
Hiçte olmadı ve hiçte olmaz zaten.


 *****

 Beni buraya neden getirdiler, nasıl getirdiler hatırlamıyorum. Her yer bembeyaz.. Kardan değil, duvarlar beyaz, üstümdekiler beyaz.. İçimizdeki karanlığı örtmek için mi böyle yapıyorlar, bilmiyorum.. Bulunduğumuz yer cennet değil o kesin.. Cennet olsa böylesi boş olmazdı.. Cehennem olsa üşümezdik.. Ölmüş olsaydık eğer, hareket edemezdik.. Nerdeyiz ? Tavan beyaz, duvarlar beyaz, üstümüzdekiler beyaz ..

 Buraya nasıl geldim ? Nasıl geldik.. Neden dönüyor her yer başımın etrafında.. Ya da başım dönüyor da ben mi farketmiyorum.. Bunlar kim.. Neden sürekli aynı sayıyı tekrarlıyor bu insanlar.. Buraya nasıl geldik.. Derken bir tokat iniyor kafama.. Etrafa bakıyorum kimse yok.. Buraya nasıl geldik ? Bir tokat daha iniyor.. Önce bir ses geliyor kulağıma belli belirsiz..

 "Küçükken kovanın sapına ip bağlayıpta köpek diye peşinde gezdiren kızdan bi bok olmazdı zaten.. Küçükken de böyleydi bu, belliydi böyle olacağı.."


 Sımsıkı yumduğum gözlerimi açıyorum.. Bakıyorum, sesin sahibi yok.. Tanır gibi olsam da tanımıyorum.. Yine o sayı.. Hızlıca etrafta gezdirip yine yumuyorum gözlerimi sımsıkı, belki böyle yaparsam yine duyarım o sesi vakitsizce açarsam gözlerimi görürüm o sesin sahibini.. Ne anlatıyor ? Buraya nasıl geldik ? Biliyor mu ? Bence o da bilmiyor..

 "Hep bişeyler anlatırdı bu, kendi kendine konuşan kızdan hayır mı gelir.. Hayal dünyasıymış, sıçarım onun dünyasına.. Kendi kendine konuşana ne derler .."


 Açıyorum gözlerimi, yine yok.. Yine o sayı.. Hayal dünyası ? Kimin dünyası benim mi ? Eğer hayalse bu, bu benim hayalim değil.. Böyle birşeyi hiç hayal etmedim ben.. Buraya nasıl geldik ?


 Tekrar kapıyorum gözlerimi dizlerimi karnıma çekip başımı dizlerime doğru eğiyorum, bu sefer ne sesi duymak istiyorum ne de sahibini görmek, çünkü o kötü biri, kötü biri olmalı.. Hiç iyi birşey demedi şimdiye kadar.. O kim peki ? buraya nasıl geldik ?


 Yeniden açıyorum gözlerimi, savaşmaya karar veriyorum.. Ayaklarım uyuşmuş.. Neyle savaşacağım, yel değirmenleri yok ki burda.. Kimle savaşacağım, kendisini görmediğim ama sesini duyduğum kadınla ? Düşünmeliyim.. Buraya nasıl geldik.. Neden herkes bu sayıyı söylüyor..


 Saçlarıma bakıyorum.. Yerinde duruyorlar.. Anımsıyorum.. Kesmedim ki ben onları elbet yerlerinde duracaklar.. Hani her filmde yaparlar ya, duyguları değişen kadın kapar makası saldırır saçına, çok özendirici dursa da uymadım ki ben onlara, saçlarımı kesersem, ya yamuk kesersem, çirkin olur muydum ben ? Neden ? Saç güzelleştirir insanı, upuzun saçlar.. Gülümsüyorum bu sefer, 1-0 öndeymişim gibi ama bulmam gereken cevaplarım var. Sorularımı kime soracağım peki, gözlerimi yumsam yine, o nemrut sesli kadın geri gelir mi ?


  Biraz uyusam ? Uyuyamam.. Kaç zaman dilimince burdaydım acaba ? Dakika ? Saat ? Ay ? Yıl ? Beyaz.. Her yer bembeyaz.. Bildiğim herşeyi silmişler aklımdan.. Sanki biri reset atmış içinde rüzgarlar esen kafamın en boş yanına.. Nerdeyim ?

  Neden bize o sayıyı söylüyorlar ? Sahi kaçtı o sayı ? 46 ? Ne demişti kadın, "Hayal dünyası.." Hayal dünyası olanları acaba buraya mı getiriyorlar ? Peki ya hayaline kavuşanlar ? Onlar hiç konuşmamış mı kendi kendine ? Hiç gezdirmemişler mi oyuncak bir kovanın sapını, köpek alamıyorlar diye bağlayıp bir ipe ? Hayallerine kavuşanlar nerdeler peki ? Biz burda olduğumuza göre ? Bir hayalle başlamamış mı herşey ? Öyleyse, neden beyaz her yer.. Neden yalan söylüyorlar bize ? Aynadan yansıyan yanılsamalar mı bunlar ? Peki onlar ? Kimdi onlar.. Ayın en oyuk yanına düşmüşüm gibi kaybediyorum dengemi.. Nerdeyim ? Buraya nasıl geldik.. Bilmiyorum..




 

6 Aralık 2012 Perşembe

Pencereden yansıyan delilik alametleri ..

Neden severiz birini.. Bizden farklı olduğu için ? Herkes farklıdır birbirinden elbet ama yaşanmışlar arasındaki benzerlikler çeker önce insanları birbirine, belki de "ruh eşi" safsatalarına inanmamız da bu yüzdendir.. Aslında biliriz, herkes "farklı"dır birbirinden.. Aynı acılara mensup olmuşuzdur belki bir yerlerde, aynı yerden yara almışızdır, aynı sebepten düşmüşüzdür kafamızın içindeki kocaman boşluğa.. Ama ilerledikçe, yaşanmışlıklar arasındaki benzerlikler sona erdikçe, kalmadığında anlatacak birşey, farklılıkların ortasında kalakalırız..

 Hep derler ya "Aşk tesadüfleri sever.." Ama o tesadüfler, sizin yanılsamalarınız, sayıklamalarınız da olabilir.. Belki aşk dediğiniz şey, sadece sever ..
 
  Bir pencereden diğerine koşsanda bilirsin.. Kafandakini değiştirmedikçe nereden bakarsan bak göreceğin şey aynıdır.. Belki de başka pencerelerden bakabilmek için, pencereden görebileceğimiz görüntüyü netleştirebilmek için koşuyoruzdur ihtimallerin peşinden.. Kendi kafamıza hapsettiğimiz herşey, bizi kendine esir ettiği için yazıyoruzdur ya da.. Delilik alametlerimizden sıyrılmak için, geride bırakmak için, anlatamadıklarımızı, unutmak istediklerimizi.. Sese çeviremediklerimizi..

  Çünkü böyle öldürebiliriz belki içimizdeki sancıları, böyle canlandırabiliriz gözümüzün önünde esamesi dahi okunmayan hatıraları.. Yazdıkça dağılıyordur bulutlarımız, pencerenin önünden, daha bir görünür oluyordur, uzaktan bakıpta yaşayamadıklarımız..

  Bir delinin penceresi de olabilir baktığımız, bir annenin de, ya da her gördüğünü merakla ve gülerek karşılayan küçük bir çocuğun ki de.. Önemli olan, tüm o pencerelerden aynı gözle bakmak değil, "onların" da gözünden bakabilmektir ..

 Önce görmekle başlar herşey çünkü .. Gördükten sonra sesler gelir kulağına.. Eğer karşında bir silüetten fazlasını görebiliyorsan, duyduğun herşeyi anlayabiliyorsan ne ala ! Ama gördüğün sadece bir silüetten ibaretse, karşındaki kartondan bir bebekse .. Kulağın sağırdır duyacağın her çığlığa.. Ne kadar bağırırsa bağırsın karşındaki duymazsın, ne anlatırsa anlatsın anlamazsın.. Görmekle başlar herşey çünkü, eğer görmeyi başaramazsan, tüm pencereler kapanır birden yüzüne, kendi karanlığına düşer, toparlanamazsın ...

1 Aralık 2012 Cumartesi

90 dakika..

Konu futbol olunca çoğu insanın aklına gelen şey maç izlerken yaşadığı stres olsa gerek. Belki çağın getirisi olarak yaptığımız herşeyin içicen bi tutam stres katmadan rahat edemiyoruzdur ve hepimiz herşeyde bir taraf tutma meraklısı olduğumuzdan -ki izlediğimiz dizilerde bile favori karakterlerimiz vardır.- futbolu izlerken keyiften ziyade stres sahibi oluyoruz.

 Genelde kızlar için futbol merakı "yakışıklı futbol"cu ile başlar, kimisi bu merakı bir hobiye dönüştürmeyi başarır. Kimisi sadece sorulduğunda beğendiği futbolcudan söz eder.
  Ben futbol açısından da şanslı bi çocukluk geçirdiğimden ikinci gruba dahil olmayı başardım.. Sağlam bir Beşiktaşlı annenin ve Fenerbahçeli bir babanın kızı olarak, belki mini mini yaşlarımda Beşiktaş'ın namağlup kadrosundan da ötürü, bonservisimi bi ömür Beşiktaş'a verdim.

 Lise yıllarında Blue Jean'le beraber futbol dergileri de almaya başladım ve şanslıydım ki, çok iyi futbolcular seyrettim, fakat şimdilerde olan mevzular o zamanlar da da vardı. Bahsi geçen şike dalgasından ya da uzaya fırlatılası Yıldırım Demirören'den bahsetmiyorum. Mesela şimdiki Ronaldo - Messi bölünmesi, futbol tarihi boyunca hep vardı. Romario - Bebeto, Del Piero - Crespo, Saviola - Aimar, Ronaldo - Ronaldinho, Sergen - Tümer, Hakan Şükür - İlhan Mansız ve daha bi çokları. Eğer o zamanlar taraf tutmuş olsaydım futbol izlerken, bu mükemmel adamların hiç birini izleyememiş olacaktım. (Tümer'i ayırıyorum. Kendisini pek sevmem, zira Beşiktaşlılar kendisini pek sevmez.) Futbol bir kavga unsuru olmaktan ziyade, bir keyif unsuru bir spor olarak görülebildiğinde, gerçekten "22 adamın bir topun peşinde koşması"ndan fazlası oluyor insan hayatında, fakat futbolu bir kavga unsuru olarak görürseniz, izleyebileceğiniz pek çok güzel maçtan mahrum kalıyorsunuz. Mesela Hagi'nin Galatasaray'da oynamış olması, benim bir Beşiktaşlı olarak onun oynadığı futbolu takdir etmeme hiç bi zaman engel olmadı.. Alex gittiğinde üzülenlerin bunu haksızlık olarak görenlerin içinde ben de vardım. Ya da Guiza ve atamadığı gollerle Fenerbahçe'li arkadaşlarım gibi ben de zaman zaman eğlendim.

 Kısacası futbolu renk kavgasına dönüştürmek, futboldan bireysel kavgalar çıkarmak gerçekten gereksiz ve komik.. Çünkü siz çenenizi yorarken, onlar işlerini yapıyor. Onlar işlerini yaparken sizin yapabileceğiniz en güzel şey, 90 dakikadan keyif almak. Kimsenin "anasının", "ebesinin" kulaklarını çınlatmadan..

27 Kasım 2012 Salı

L&M: El sallamaya devam..

Bu bloga hakkında yazdığım iki dizi var, biri Kuzey Güney, diğeri Leyla ile Mecnun.. Uzun süre yazmadım Leyla ile Mecnun hakkında.. Ama yazmadım diye de taşınmadım mahalleden, bırakmadım hiç çekirdek çitlemeyi, sakız çiğnemeyi, üzüme düşmeyi.. Hiç bırakmadım ekrandan bana gülümseyen ailemi..

Daha önce demiştim, LCD Yavuz abimindi, Erdal Bakkal için bolca çekirdeğim, Mecnun ve İsmail abim için de kiloyla üzümüm vardı..

3. sezonda yeniden Leyla değişti, Melis Birkan, Yedinci Leyla olarak geldi aramıza, kimileri sevdi, kimileri sevmedi, kimileri alıştı kimileri alışamadı.. Bende Melis Birkan'ı Issız Adam'da bırakmış biri olarak başta kocaman pörtlettim gözlerimi.. Sonra düşündüm, yan komşumuz bile çekip gidiyor ya bazen, taşınıyor ya hani, 3 Leyla taşındı "bizim mahalle"den.. Zamanla da alışıyor insan zaten yeni komşusuna başta "Aman ne geldi ki bu nemrut" diyor, giden gelenin yerini doldurmaz elbet ama, gözde alışmaz sanıyor ya insan hani, sonra alışıyorsun yeni gelene, önce utana sıkıla "Merhaba" deniliyor, yarım ağızla "Hoşgeldin" takip ediyor onu.. Ama alışıyorsun.. Bende alıştım mahallenin yeni Leyla'sına.. Sevdim onu orda.. "Dişi Mecnun" gibi biraz ama, olsun kendisi "Sadrazam 7. Leyla Paşa" ne de olsa.

Çok zor bir iş yapılan, başrol bi kere gitti mi, iflah olmaz genelde o dizi, yolunu kaybeder, yolu olabilir, kötü yola düşebilir, AT'ın yolu olabilir. Olmasa daha iyidir. Ama bizim mahallede öyle olmadı hiç, taşınanlar oldu, onları sevgiyle uğurladık hep, gelenleri de aynı sevgiyle karşıladık..

Çünkü "Bir hayalimiz vardı" çünkü biz hepimiz, İskender Baba'ydık, evimizi açtık, hayta da olsa sevdiklerimiz bağrımıza bastık, çünkü biz Erdal Bakkal'dık, yeni gelenlere önce şüpheyle baktık, çünkü biz Yavuz Hırsız'dık biz de insanların kalplerinden zamanlarından çaldık ve her çaldığımızı satırlara sakladık,çünkü biz Aksakallı dedeydik, 2012 dedeydik, Topsakallı dedeydik, Dosto'yduk, gördük yaşadık dersler çıkardık ve çocuklaştık,çünkü biz İsmail Abiydik 14 kollu bir devdik, çünkü biz hep bekledik gelmeyecek olanları, çünkü biz Mecnun'duk üşendik, ağladık, acı çektik, sevmeyi öğrenirken bocaladık, ne yapacağımızı şaşırdık, çünkü biz Leyla'ydık her kırıldığımızda olgunlaşıp "başka"laştık, belki bu yüzden Leyla'nın vazo, Arda'nın odun olmasını yadırgamadık, belki bu yüzden evdeki yastıklara kimse görmeden "Naber Hakkı Dayı ?" dedik, belki bu yüzden "Vana vudu vucu" diye bağırdık, belki bu yüzden çok sevdik Görüncek adam'ın kuşaklar sonraki torununu..


Çünkü biz hepimiz, o mahallenin çocuklarıydık, her denene inanmaya hazırdık, İskender'in yanında yatan Dosto değilde Tolstoy olsaydı da gülümserdik biz.. Çünkü biz el salladık gemilere gidenlerin ardından, masal çiçeğine yükledik umutlarımızı, kafamızın içinde Fadime'nin düğünü olsa da, "Babaoğlu'na" yar etmedik ormanlarımızı.. Çünkü hepimiz "zamanın dünya üzerinde bıraktığı birer yara izi"ydik.Biz o mahalleye hiç girmesekte o mahallenin içindendik, telif ödememek için sessiz söyledik şarkılarımızı belki bu yüzden yaban çakalı koydular adımızı.. Pazartesi'den kaçmadık bu yüzden.. Hatta sevdik pazartesileri biz..

İşte böyle hacılar, absürd komedi falan diyosunuz ama, mesela geçen bölüm ben at gibi yığıldım kaldım koltuğa onu nasıl yapalım ? Neyse ben bi çay koyayım da, Erdal Abi, sana da çekirdek aldım tuzlusundan, İskender Baba börek var bak mis gibi, İsmail abi Eter mi o elindeki acaba ? Napıyosun Yavuz abi giderken götürürsün LCD'yi. Neyse.. Çay demiştim ben di mi ? Seviyorum her birinizi.. :)

26 Kasım 2012 Pazartesi

.. Hiç ..

Hiç bir şey yok aklımdan geçirdiğim, hiçlik kadar, hiç.. Sana dair, bana dair ne de onlara dair.. Geçmiyor aklımdan hiç birşey, öylesine boş, öylesine bomboş.. Kafa sesim bile öylesine hiçlik dolu, sessiz.. Terkedilmiş şehir gibi kafamın içi, kullanılmayan tren rayları gibi soğuk.. Kendi kafanın içinde üşüdün mü sen hiç ? Ben üşüdüm.. Ölesiye üşüdüm.. Sonra kaldırdım yakalarımı, yürüdüm.. Nereye dersen, o da hiç.. Boşluklardan düştüm sonra.. "Cennet, cehennem, araf.." En çok Araf'ı sevdim ama.. Neden dersen.. Hiç.. Kendime benzettim belki, iki dere, bir de ara.. Savrula savrula yürüdüm.. Nereye vurdu yolum.. Bilmem.. Önce kafamdaki sustu.. Sonra sağımdaki, sonra solumdaki.. Öyle bir yalnızlık büründüm.. Burnuma kadar.. Flu oldu sonra etraf.. Göremez oldum.. Biraz rüzgar, belki fırtına.. Fırtına rüzgar gelir belki çekilenlerin yanında.. Ne vardı peki etrafımda ? Hiç.. Dedim ya yoktu.. Yoktun.. Yoktular.. Yok oldular.. İnsan kendi sever mi yalnızlığını.. Hiç istemez mi birine sarılmayı ? Ben istemedim.. Hiç.. Çünkü, sarılırsan birine, o senin zaafın olur.. Korkarsın.. Kaybetmekten.. Saçının telinden bile korkarsın.. Korkmadım mı ? Korktum.. Sonra ne oldu ? Hiç.. Çünkü sarılırsan birine onu hep korumak zorunda kalırsın.. Onu korurken kendin korunmasız kalırsın.. Korumadım mı ? Korudum.. Ama bazen en çokta kendinden korumalısın.. Korumadım mı korudum.. Uzak durdum hep.. Sonra ? Araf.. Hep araf.. Çünkü birini sevmek, birşeyi sevmek, bir yeri sevmek.. Hep arada kalmak demek.. O yüzden hep temkinli mi olmak gerek ? Bunları düşünürken biraz daha yürüdüm, biraz daha.. Farkettim.. Griye boyanmış etraf.. Kendi boşluğumun içine batmışım.. Burnuma kadar.. Kıpırdayamamış, donmuş kalmışım.. Koca duvarlar örmüşüm etrafıma.. "Ben böyle de mutluyum!" yazmışım üzerlerine kocaman.. "Ben güçlüyüm! Yalnızlığımda güçlü!" yazmışım.. Sonrası hep boşluk.. Sonrası .. "Hiç.."

Küçük Japon Balığı ..

Küçük japon balığı.. Ağa yakalanmadı belki ama, hep bir fanusta yaşadı..
Şaşkın şaşkın arkadaşlarını aradı önce,
Sonra kesti ümidini onlardan,
Sahi, fanusa girmeden evveli, akvaryum da ona dardı..
Arada gelir bakarlardı, fanusun camına tıklarlardı..
Açardı gözlerini kocaman, anlamaya çalışırdı..
Seslenirlerdi arada, bazen onunla konuşurlardı,
Bazen fanusun dışından başka eller tıklardı..
Büyük, küçük.. Yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk..
Ama fanus hep aynıydı..
Döner dururdu kendisine bahşedilmiş (!) fanusunun içinde..
Arkadaşlarının bir kısmı akvaryumda, bir kısmı asıl olmaları gereken yerde..
Gördükleri, görmedikleri, hatırladıkları, hatırlamadıkları..
Küçük japon balığı, söyle, senin fanustakinden ne farkın vardı ?

10 Kasım 2012 Cumartesi

Eskiden ..

Eskiden insanlar insandı.. "Şimdi hayvan mıyız ulan ?!" diyorsunuz ya, demeyin. Sövmeyin de.. Bi dinleyin..
Eskiden insanlar insandı evet..
Ya sonra..
Önce makinalara bağlandık hepimiz birer birer.. Tek tek.. Sonra bağlı olduğumuz makinaların mekaniğini aldık üzerimize.. Makineleştik.. Mekanikleştik..
Eskiden haberleşmek için mektuplar vardı.. Çok eskiden değil.. 1950'ler değil anlattığım tarih elbet.. Eskiden ev telefonları vardı.. Hepi topu 3-5 kanal vardı..
Ev telefonları nöbetteyken insanların birbirine saygısı vardı.. Kimse kimseyi "çok önemli bir durum olmadıkça" 8'den sonra aramazdı..
Mektuplar varken sevgisi vardı insanların birbirine.. Çünkü birikmişleri vardı içlerinde, özlemleri hasretleri vardı. Eskiden insanların "çevresindekilere bile" ulaşması zordu..
Eskiden atari salonları vardı ve o salonların "yardımsever" çakalları.. "Sen dur abim ben geçerim bölümleri" der, Chun-Li'ye tur atlattırırlardı.
Sonra Commodore64 çıktı.. Atari salonları kasetin içine sığdı.. Sırasıyla başladı herşey.. Atari salonları kapandı.. Mavi ekranla ilk o dönem kaynaşıldı..
Derken kanallar çoğaldı, müzik programları azaldı.. Sonra, hayatımıza CDçalarlar girdi.. Cep telefonları, Commodore64 yerini masaüstü bilgisayarlara bıraktı..
Mirc, icq, messenger.. Sırasıyla kapladı hayatımızı, forum siteleri vesaireler.. Direnen atari salonları yerini internet cafelere bıraktı..

Her biri hayatımıza girerken kaybettik insanı yanlarımızı. Arkadaşlarımızla yüzyüze konuşmaya tenezzül etmez olduk.. "İnternette konuşuruz" diyebiliyorduk. Kimseyle sözleşip ertesi gün gidilecek yerin, yapılacak şeyin planını yapmaz olduk, çünkü bir smsle anında birbirimize ulaşabiliyorduk.. Kontorlü hatlarla tanıştık sonra.. Artık telefondan "konuşmaya" da gerek duymaz olduk..

Ve tüm bunlar olurken, anlayışsızlaştık.. Bir mimik görmeden, ses bile duymadan yazılanlara duygular yüklemeye başladık.. Alınganlaştık.. Mutsuzlaştık.. Yüz yüze halledilebilir olan şeyleri, "internetten ya da smslerle" çözülmez hale getirdik.. Kaybettik..

O aralarda, cep telefonlarına "kameralar" eklendi, bilgisayarlara da tabi. Dolayısıyla "kıçımızı" da kaldırmaz, "rahatımızı" da bozmaz olduk.. Bu vesileyle, filmli fotoğraf makinalarıyla da vedalaşmaya başladık, sadece onlarla değil tabi, kalan duygularımızla da..

Depresyonlarla tanıştık.. Büyük olmayan şeyleri büyütmeye başladık.. Bir süre sonra makinalaşmaya başladık..

Arama motoruyla tanışırken kitapları geride bırakmaya başladık, nasılsa arama motoru anlatırdı istediğimizi.. Dostlarımızı tozlu raflara terkettik.. Sonra Facebook, twitter..

Andy Warhol gülümsüyordu yukardan.. "Dediğime gelmenize az kaldı" dercesine..

Yarışmalar, facebookta popüler olma çabaları.. Dediğine geldik bir şekilde.. İnsanlar ayakta durmak için gerekli olanın çalışmak olduğunu unutup, popüler olma telaşına düştü.. "Resmimi beğen, durumumu beğen" diyenlerle doldu etrafımız.. Tanıdığımız insanları dahi tanıyamaz olduk.. Öyle ki "paralı durum beğenme, paralı takipçi" dalgası başladı birden..

Herkes "Bir gün 15 dakikalığına da olsa ünlü olmanın" peşine düştü..

Bu ruhsuz telaşın peşinde birbirlerini ezdiler çiğnediler..

Başa dönelim.. 3-5 kanal varken, ünlüler yine ulaşılırdı, lakin, ancak posterlerine, dergilere verdikleri röportajlarına ulaşılırdı.. Dili tutulurdu insanların ünlü birine 100 metre yaklaşınca.. Bu bir lütuf sayılırdı, dolayısıyla işlerine özel hayatlarına bir saygı vardı.. İmza istenirken bile vakitlerinden çalıyor muyum acaba diye düşünülürdü.

Şimdilerdeyse, insanlar "15 dakika" kaygısıyla ve "bizi siz yarattık ulan" kafasıyla, sosyal paylaşım sitelerinde hakarete varan sözler yağdırıyorlar. İşin garibi hakaret ettikleri bu konuma gelmek için dişiyle tırnağıyla çalışan insanlar.

İnsanlar artık önce bakıyorlar, sonra arama motorunda arıyorlar eğer varsa beğendiği ünlünün bir facebook twitter hesabı ekliyorlar. Şayet kabul görmüyorlarsa, kimisi edebiyle oturuyor, kimisi hakaret etmeye başlıyor, kimisi de askerlik arkadaşıymışçasına dünyanın merkezi kendisiymişçesine şeyler yazıyor, söylüyor. İşleri zor ünlülerin, bir hesap açsalar dert, açmasalar dert, takip etseler, ekleseler dert, eklemeseler dert. Konuşsalar dert konuşmasalar dert.

İnsanlar da tüketmeye devam ediyor. Ünlüsün değilsin önemi yok, onlar için, cep telefonu gibisin, kimisi yenisi çıkınca değiştiriyor, kimisi alana kadar peşinden koşuyor, kimisi de varlığına şükrediyor. En önemlisi de artık ne yaparsan yap hiç kimse mutlu olmuyor. İnsanların yıllarca çalışıp kazandığı paralara elektronik aletler satılıyor. Elde edildiğinde ortaya çıkan gülümseme en fazla yarım saat sürüyor. Dedim ya, insanlar mekanikleşiyor, makineleşiyor, herkes sadece egosunu düşünüyor..

Dersen ki, sende bu eleştirdiklerin sayesinde ulaşıyorsun bize.. Derim ki size: Benim derdim teknolojiden ziyade kullanmayı bilmeyen, kullanırken bokunu çıkarıp bağımlılaşan makineleşen nesille, velhasılı.. Şikayetim var..

8 Kasım 2012 Perşembe

Bence Ferhat'ı Vuran..

 Gecenin sonunda "and the oscar goes to Güney.. " dedim. Aslında bana sorarsanız bilmiyorum, bilemiyorum.. Bütün hafta boyunca sıyrıklar gibi oturup bin ihtimal üzerine düşündüm, düşündük.. Hep beraber düşündük ve an be an değişen düşüncelerimizi twitter üzerinden #benceferhativuran etiketiyle paylaştık.

 Dizinin "Ah yavrum Kuzey" kitlesinden kendimizi sıyırdığımız vakit, Güney'in de eline yüzüne bulaştırdığı fedakarlıkları var. Cemre'den Kuzey için vazgeçmesi, Kuzey'i makara işinde karşısına alarak yükselmesine fırsat vermesi, kardeşini korumak için Ferhat'ı ihbar etmesi, nikah dairesinin yerini haber vermesi..  Ama bütün bunların karşılığı olarak, egosuna yenik düşüp tüm bunları eline yüzüne bulaştırması sonucu, hep kötü ilan edilmesi. Fakat tüm bunlara rağmen Güney, yaptığı herşeyi aklıyla yapan bi karakter olarak, Ferhat'ı öldürmemiştir diye düşünüyorum, dolayısıyla:

- Sami öldürdü, kimseye bişey olmasın diye, Güney'le plan yaptılar ve Sami böyle bi ifade verdi.
- Sami silahı Güney'e verdiyse şayet, yavrum onu yere falan attıysa, özetle "Benim elimden nah alırlar parmak izi" diyen Çakalcalı da avlamış olabilir Ferhat'ı.
- Fakat, Güney öldürmüşse, bu saatten sonra onu ormanda takip eden Çatalcalı'yla müttefik olmak zorunda kalabilir.
- Katil Güney'se eğer, -ki kendisi başarılı bir katil zaten- eski haline göre, daha çok sesi çıkan bir karaktere dönüşmesi de olası.
Güney gelgitleri olan bir karakter.. Önümüzdeki bölümler ne gösterecek izleyip göreceğiz elbet. Ama Buğra Gülsoy'un önünde saygıyla eğilebiliriz bence. İstediği zaman bir bakışıyla döküyor karakterinin kafasından geçenleri, ama o istemediği zaman, öyle güzel gizliyor ki Güney'i bu bölümde olduğu gibi.. İzleyene diyecek söz bırakmıyor.

Tüm bu ihtimallerin sonucunda, bölümle ilgili diyebileceğim. Kafamızın allak bullak olduğuydu, Ferhat ölürken bile dengeleri altüst etti..

Barış kartlarını açık oynayarak, evrimini tamamladı, Cemre'yi önce canı için, sonra malı için yok saydı.
Buna karşılık Kuzey Cemre'nin de dediği gibi, "O an Barış'ın yerinde olsa o kurşunu kafasına yerdi" ama, Cemre'nin karşısında kurallarından kopmayı yine başaramadı.
Malesef Simay geri döndü, ama çok uzun sürmeyecek gibi bu dönüş, çünkü kendisi pavyondaydı ara fragmanlarda. Ama senaristler bizi ters köşelere mükemmel yatırıyorlar, bunu unutmamak gerek.

Ve Handan Hanım.. Samara gibi kadın, televizyonun içinden çıkacak diye ürktüğüm zamanlar oluyor gerçekten.. Köşkten önce şirkete, sonra şirrete bağlayarak "Ben senin arkandayım güzel kızım." dedi bir de. Neyse ki Handan hanım var da, bir karaktere sinirlendiğimizde kendisi çıkıyor ortaya, herkese olan sinirimizi kendi üzerine topluyor. Öyle de şahane bir anne. Sonra reklama giriyor zaten dizi, sinirlerimiz yatışsın diye. Sonra diyorsunuz ki Güney kötü, size 1 doz Handan Hanım yazıyorum. Aç karnına ıslak saçla bi alın onu, bak nası başağrısı yapıyo, nasıl kafa açıyo.. Semra Dinçer, ellerinden, alnından, yanaklarından öpülesi bir insan, tiksinç Handan'ı hayatın içine böylesine sürüklediği için.

Bana sorarsanız "Sence kim vurdu Pigmeciğim" diye, inanın öyle dolu dolu bir bölüm izledik ki hep beraber, beynim Burak Çakalcalı'nın eli gibi yandı. Bu arada Çakalcalı evet, kendisi tam bir çakalmış, bu arada, Zeynep ve Burak birbirlerinden bile şüphe eden bir ikili olma yolundalar, çıkarları doğrultusunda.

Bakalım önümüzdeki haftalar ne gösterecek.

Ferhat'ı vuran Ted Bundy mi ?
Richard Ramirez mi ?
Yoksa fırıncı Sami Bey mi ?

Not: Yayında yapımda emeği geçen herkese teşekkürler.. Bizler izleyelim diye, biz gezerken, dinlenirken, kahvaltı ederken, Pazar günlerini bile bu işe harcayan ve işlerini en iyi şekilde yapan herkese bir izleyici olarak kocaman bir teşekkürü kendi adıma borç biliyorum.. :) Diyeceklerim bu kadar..

2 Kasım 2012 Cuma

Kuzey Güney: Yeni Sezon, yeni yazı ..

 Yeni sezona biraz geç dahil olmuş olsam da, ucundan köşesinden internetinden yakaladım, mahrumiyet bölgesindeyken dahi, tatilimin gezip-tozma kısmından feragat ederek, odalara kendimi tıkmak suretiyle yarım yamalakta olsa takip ettim Kuzey Güney'i.

 Kendi evine yabancılık çeken insan kafasını atlatır atlatmaz da, yeni sezona dair ilk yazımı yazma ihtiyacı hissettim.

 Hayatımız boyunca hep vefayı aramamıza rağmen, bulduğumuz karşı karşıya kaldığımız şey nedense hep "Feda" olmuştur. Çünkü hayat, sadakatten, vefadan çok feda etmek üzerine kurulu malesef.. Üstelik bir kere feda etmeye alıştı mı insan, bir kere o acıyı gömdü mü içine, bütün hayatı feda edilmiş oluyor sanki, kocaman bir yanlışlar zincirinin içinde sürüklenerek..

 Özetle, Kuzey ilk sezon önce aşkını, sonra kendisini feda etmişti Güney'e.. Kuzey'in yanlışlar zinciri tam bu noktada başlamış ve zincirin ucu bütün zaaflarını bilen Ferhat'ın elinde (Farat.) elinde kalmış, bu sayede de Kuzey'i istediği yöne savurmuştu.

 Bu sezonda, karakterlerdeki değişimlere şahit olarak başladık..

 Gülten Hanım, birden evrim geçirerek soft Handan Hanıma, Kuzey kaybedecek hiç birşeyi yokmuş "gibi" davranan bir adama, Cemre çaresizliği sonucu kendini feda eden bir zavallıya (ki kendisini çok severim.), Banu ve Ebru hanım kontrol manyağına, Çatalcalı çöp adamla kız tavlayan tehlikeli bir Don Juan'a, Zeynep tehlikeli bir ortağa, Farat zaafları olan ve zaafları ortaya çıktığında herşeyin kontrolünü kaybedebilen sıradan bir kötü adama dönüştü.

Güney, hem Cemre'yi kaybetti, hem de işiyle ilgili büyük bir darbe aldı, bu darbenin sonunda da, ilk sezondakiyle aynı bank mı bilemiyorum ama, ilk sezonda "arabadan indirdiği" Kuzey gibi banka oturup Kuzey'in çaresizliğini yaşayarak Kuzey'e dönüştü.. Tabi, Güney hırslı bir adam olduğundan ve genelde şiddete maruz kalan taraf olduğundan, yine aklını kullanarak bir yerden yükselmeye çalışacak, yine de bu kol düğmesinin Simay'da kaldığını ve ara fragmanlarda Simay'ı ziyarete gittiği gerçeğini değiştirmiyor. Fakat şimdiye kadar olan kısımdan yola çıkarsak, Banu ile arasındaki ilişkinin iyiden iyiye hastalıklı bir hal alacağını ve üzerindeki baskının ilerde onu çok daha farklı yerlere sürükleyeceğini düşünüyorum ben kendi adıma.

Sami, Kuzey'e bir baba olarak borcunu ödemek için Ferhat'ın peşine düşerken, Handan Hanım ikinci sezonda da malesef, meymenetsiz babannem ve gollum arasında bir yerde onda pek bir değişiklik yok, ara fragmanda ellerine manikür yaptırıp bağırarak söylediği  "Ben Güney Tekinoğlu'nun annesiyim ! En çok bana soracaksınız bana, ben saksı değilim" vb cümleleri ağzından duymak için sabırsızlanıyorum açıkçası. (Ahahahah)

Asıl değişikliği Barış'ta bekliyorum, dizideki ömrü vefa ederse, Cemre kaçtıkça Barış obsesifleşecek gibi gözüküyor.

Son bölümde, ateş edenin Sami olduğu konusunda memleketçe hem fikiriz, hatta bir yerde şunu okudum " Ateş eden Sami değilse, İstiklalde çıplak koşup şarkı söyleyeceğim." Böyle bir manzarayı görmemek adına bile ateş edenin Sami olduğunu düşünmek mantıklı tabi.

Ben ateş edenin Sami olduğunu düşünmekle beraber, Komser (evet komser,komiser değil) hatta Güney olabileceğini de düşünüyorum. Sami olma ihtimalini aklıma düşüren sebeple, Güney olduğunu düşünme sebebim elbette ikisinin arasındaki telefon konuşması esnasında Güney'in suratının aldığı ifade. Fakat bunlara rağmen Ferhat'ın ölümü sebebiyle Cemre'nin içeri gireceğini düşünmüyorum fakat düşünenler var, benim fikrimce ona daha zaman var gibi.

Netice itibariyle sezon başından bu yana konuşulan "Teknik ekip değişti vidi vidi", "yeni gelenler adapte olamadı bidi bidi", "senaryoyu mahfettiler fiti fiti" tarzındaki eleştirilere katılmıyorum ben. Hele ki bu bölümde, Ali'nin yerine inceden inceye Şeref Komiser oturtulmuşken. Ferhat'ın erkenden vurulmasıyla da çok süprizli bi sezon olacağını görmüş olduk, artık yerini Deniz mi alır, yoksa Ferhat Ali gibi tek canlı değildir de 9 canlı mıdır onu  öğrenmek için gelecek bölümleri beklemek gerek, e beklenen gün gelecekse de çekilen çile kutsaldır demek.. :)

Kendi sezon açılışımı yaptığıma göre, küçük bir hatırlatma da da bulunayım: 6 Kasım Salı itibariyle Garajistanbul'da Pragma başlıyor, yani bu demek oluyor ki hanımlar beyler,daha önce görmediyseniz eğer, Güney ve Çatalcalı'nın ne kadar başarılı birer katil olduğunu yerinde izleyebilirsiniz. Eğer 6'sına biletiniz yoksa üzülmeyin, uslu bir maktul olup, katilinizle buluşmak için diğer salıyı bekleyebilirsiniz. :)
http://www.biletix.com/etkinlik/NTYTA/ISTANBUL/tr

23 Eylül 2012 Pazar

Bomboş bir hikaye..

Sonra garip bir yontem buldum kendime.. Ufak seylerle mutlu olmayi ogrendim, cevremdeki tum dengesizliklerin uzerinde dengede durmayi ogrendim, isin garibi elime buyuk mutluluklar hic gecmediginden belki, buyuk mutluluklara sahip olmak hep korkuttu beni, bir bedeli varmis gibi cok mutlu olursam eger,sevdigim birseyden ya da birinden olacakmisim gibi, bu yuzden belki, hedeflerimi de mini minnacik tuttum. Onlar buyurse bilmedigim bir kumarin icine dalacakmisim gibi, oysa guzel hedefleri olmadan yasayamaz insan. Benimkiler hep otelendi diye belki boyle vazgectim bulduklarimdan, elimde pirlanta hic olmadi ama benim olan yamuk cakil taslarini da asla degismezdim onlara, benimdiler cunku, baskasinda guzel durmazlardi, baskasina uymazlardi. Bombos bir hikayenin bas kahramaniydim ben, kendi hayatimin..

23 Ağustos 2012 Perşembe

"Sen ne istiyorsun ?"

Basit bir soru cümlesi evet.. "Sen ne istiyorsun ?"

Ama bana sorarsanız, hayatın bazı dönemeçlerinde "altın" değerinde bir soru cümlesi..
Belki bir soru cümlesi değil de, destekleme belirtisi.. Bir ışık..

Özellikle çocuklar için, ailesinin gözünde hiç büyümeyen çocuklar da buna dahil..

Bir otoritenin gölgesinde çizilmiş yazgının değişmesi için..

Genellikle çocukların babalarından beklediği ama duyamadıkları bir soru cümlesi..

Herşey "Büyüyünce ne olacaksın ?" ile başlar önce.. Sorarlar.. Söylersin.. Eğer uymuyorsa senin isteğin soranınkine, hemen yetkili bir mesleğe yönlendirilirsin.. Daha çocukken..

- Ne olacaksın büyüyünce ?
- Fotoğrafçı.
- Aman canım, o da meslek mi ? Filancanın kızı/torunu/oğlu.vs. Doktor/Mühendis/Öğretmen/Avukat olmak istiyormuş. Şimdi herkes fotoğrafçı hobi o meslek olarak ne yapacaksın ?

Ve bir çocuğun travması.. İlk karşılaştırılma.. İleride oluşturacağı karakterine taban tabana zıt başka bir çocukla.. Kabusa dönen sorularla gelen ilk baskı..

Yıllar sonra, okul bittiğinde gelen ilk soru, başa dönüş..

"Eee ne yapacaksın bakalım ?" Amaç istenilen şey değil, gelen büyük bir zarf, kabul edip açacaksın içini mecbursun.. Cevabını iletip zarfla geri yollayacaksın sonra, birazdan ihaleye giriyorsun.. Biliyorsun artık, aklından geçeni söylesen de, olmayacak.. Bu yüzden "Bilmem" deyip kestirip atmayı planlıyorsun..

"Bilmem." Aslında tam da istenileni veriyorsun, işlenmemiş kil gibi şekilleneceksin şimdi. Evet şekilleneceksin.. Çünkü hayat senin değil, senin olsaydı, sen dilediğini yapabileceğin bir kadere sahip olsaydın eğer, sen şekillendirirdin kendi kilini..

"Esnaflık yap, ticaret yap,memur ol, filancanın yanında çalış, şu bu vesaire.."

Tam bu noktada sıkacaksın yumruklarını ve dişlerini aynı anda, bugune dek doldurduğun içine attığın her şeyin gözlerinden taştığını hissedeceksin.. Belli etmemek için iki seçeneğin var, ya uzaklara doğru kaçıracaksın gözlerini, ya da başını öne eğeceksin..

Gözlerini kaçırırsan dinlememekle, başını eğersen kabullenmekle itham edileceksin.

İçinden haykıracaksın, "Ben ne olacağım ulan ! Yaşayamadığım hayat ? Yapamadığım ve içimde kalanlar ?" sonra yutkunacaksın ve dinleyeceksin yine.

"Bak filancanın çocuğu" ile başlayacak ve uzayıp gidecek o cümle.. Ama duymayacaksın, konuşmanın girizgahı ile birlikte içinden geçirdiğin o güne kadar öğrendiğin tüm küfürleri sıralayacaksın ve bi güzel paylayacaksın, kendinin de bi yaşamın olduğunu isteklerin olduğunu söyleyeceksin.. Yapamadıkların için isyan edip, kafanda geliştirdiğin ve asıl yapmak istediğin meslegin ne olduğunu, sevmediğin işlerde mutlu olmadığını söyleyeceksin.. Ama içinden..

Dalan gözlerini yeniden çevirip konuşmanın sonunu duyacaksın.. "Zaten bizden sonra.." yine bir hengame.. "Hay size de sonranıza da .." diye başlayacaksın önce.. Ama yine içinden..

Sonunda sussun diye, istediğini söyleyeceksin.. Mecburen..

"Tamam."

Oysa tek beklediğin, o en baştaki soruydu.. Gerçi artık bunu sorsa da cevap veremeyecek kadar bitiksin.. Kafanı bine bölmekten, "ulan yine ne olacak acaba" demekten bitmişsin..

Ve şunu özümsemişsin.. "Kimse kendi hayatını yaşamıyor, herkes birinin isteklerine boyun eğerek ölüp gidiyor.." 

29 Haziran 2012 Cuma

Kuzey Güney:Sezon Finali // 1

Daha sonra yazmaya karar verdiğim sezon finali yazısını şimdi yazmaya karar verdim, esasen, benim için zor bir yazı olacağını bildiğimden ve biraz da ayrıntılara takıntım olduğundan belki, taslaklarda 2 tane daha sezon finali yazısına başladığımı farkettim.. Ve akabinde dün, "Sezon finali" yazısının fragmanı olan mini yazımı yazdım ve dedim ki "Kuzey, "canan"ı düşünürken, "can"dan oldu..
http://pembepigme.blogspot.com/2012/06/kuzey-guney-sezon-finali.html 

Çünkü güzel bir iş hakkında güzel bir yazı yazmak istiyor insan, en iyisini yazmak haddime olmadığından, iyiye yakın bir iş çıkarmak istiyorum en azından ben kendi adıma.. Çünkü bu bir teşekkür yazısı ziyadesiyle, belki de bir minnet yazısı.. Yayında yapımda emeği, günleri, ayları geçenlere.. Gece gündüz çekim yapanlara..

Öyleyse uzatmadan başlayayım.. İsimlerle tek tek yazayım bu kez.. Fakat hepsi bir yazıya sığmayacağından ikiye böleyim yazıyı..

Öncelikle senaristlerle başlamak isterim:

Karakterleri birinci gözle gören, canlandıran ve hikayelerini adım adım izleyip bizlerle paylaşan Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu.. Aşk-ı Memnu efsanesinin de mimarları.. (Lütfen beni "Aşk-ı memnu'nun kitabı çıkmış yeaa" tayfasıyla karıştırmayın..) Bana kalırsa, en güzel uyarlanan senaryonun iki altın kalemi.. (Sahi niçin sadece senaristlere özel düzenlenen bir ödül töreni yok ki ? Varsa da ben bilmiyor olabilirim belki..) Melek Gençoğlu pek aktif olmasa da twitterda, Ece Yörenç harika enerjisiyle twitterda da bizimle mesela, setten fotoğraflar paylaşıyor, izleyenlerle anı paylaşıyor bazen.. Bu iki kelime perisinin bir sezonda iki dizi birden yazdığını da hatırlatmak isterim.. Ve kendileri için en büyük temennim, enerjilerinin her gün artarak çoğalması olabilir ancak..

Ezel izleyen kitle olarak bizler, "Ezel bitti artık bişey izlenmez la" derken, bizi iki kardeşin çekişmesinin arasına öyle bir çektiler ki, hatta öyle güzel yazdılar ki, çok değil geçen sezon Ezel'de izlediğimiz ve orda da rolleriyle özdeşleşen oyuncuları onların kaleminden çıkan halleriyle benimsememiz hiçte zor olmadı..

Geçen sezon Ezel'de kısa donlu, converseli, şapkalı psikopat katil Temmuz ölsün istemiştik hepimiz, öldüğünde "Öldü de iyi oldu pis Kenafir gözlü" demiştik, hatta birer oh çekmiştik ekran başında, oysa bu yıl Rıza Kocaoğlu, Ali olarak son sözlerini söylerken, badem gözlü oldu..  Kimimizi ağlattı, kimimizin boğazına dizdi yumruklarını.. Ve hepimiz aynı şeyi söyledik..

- Ali ölmez dimi lan ?
- Tabe lan !

Bu elbette senaristlerin olduğu kadar, Rıza Kocaoğlu'nun da başarısı.. Mesela kendisini sütyenle pazar tezgahının üstünde gördüğümde, "şimdi" yerine "şimdik" dediğinde ve sahilde oynarken, Temmuz'u çoktan unutmuştum ben ve eminim, herkes unutmuştu Ezel'de Şebnem'e eroin verirken "Al ödülün" diyen Kenafir gözlü Temmuz'u..

Bade İşçil'e gelince, Türkiye'de güzel ve başarılıysanız eğer çekemeyeniniz çok olur.. Ama öyle efendi bir duruşu var ki, rolünü öyle güzel yapıyor ki, oyunculuğu, güzelliğinin önüne geçiyor.. Dolayısıyla çekemeyenlere bile kendisini ayakta alkışlamak düşüyor.. Öyle ki Ezel'deki rolünün adını hatırlamak 2-3 dakikamı aldı diyebilirim.. Bu belki benim unutkanlık problemim olduğuna işaret olabilir ama daha çok Bade İşçil'in ne kadar iyi bir oyuncu olduğunun göstergesidir diye düşünüyorum..

Yine geçen yıl Ezel'de konuk oyuncu olarak izlediğimiz, Kuzey, yani Kıvanç Tatlıtuğ..  Menekşe ile Halil'in Halil'i, Gümüş'ün Mehmet'i, ve elbette ki Aşk-ı Memnu'nun Behlül'ü..
Menekşe ile Halil'i ve Gümüş'ü sürekli izlemedim, o yüzden yorum yapamam fakat, Aşk-ı Memnu'da araba sürerken "Hıaaağııı Höüğaaaağğğ" diye ağlayan Behlül'le, Cemre'nin karşısında utana sıkıla ağlayan Kuzey arasında, dağlar kadar fark var.. Şebnem'e işkence eden Sekiz'le, Sümeri ".. kodumun zıpzıpı" diyerek döven Kuzey arasında da dağlar kadar fark var.. Eğer bir insanın miladi varsa hayatında, Kıvanç Tatlıtuğ'un miladı Kuzey'dir diye düşünüyorum kendi adıma..

Bir de diziye sonradan katılıp herkesin dikkatini çeken Burak Çatalcalı var yani Serhat Teoman, Pragma'nın seri katillerinden, hücrenin içinden.. Ayrıca bilmem hatırlayanız var mıdır ama bu yıl ki toplu dizi katliamına kurban gidenlerden.. (Filiz Akın'ın oynadığı adını bile hatırlayamadığım bir dizide, kardeşlerden birini oynuyordu Mustafa Üstündağ ile birlikte, hatta sevgilisine ufak kardeşi yazıyordu vs.) Hücre performansını bilenler için şaşırtıcı olmasa da, ortaya çıktığı ilk bölümde sosyal medyanın ayağa kalkması ve kızların "Aneaaağğ kim bu çocuk yeaa" nidaları arasında kendisini araması, başarısını anlatmak için yeterlidir sanırım..

Gelelim, dizinin küçük devine.. Kendisi üzerine daha önce iki yazı yazmışlığım oldu.. Ki birini hiç adetim olmadığı halde şartlarım dolayısıyla mobilden yazmıştım.. Çünkü çıkarılan oyunculuk, bana göre o saatte, o imkanlarla üzerine yazılacak saygıyı hakediyordu.. Buğra Gülsoy'dan bahsediyorum.. Mesleği olan mimarlığı yapmasa da, ekranda pek çok güzel işin mimarlığını yapıyor.. Ekrandan çıkıp yanınıza gelse her hangi bir sahnesinin ardından eminim "Güney senin ne işin var burda" dersiniz.. Daha önce de dediğim gibi, "kendi adını unutturacak kadar" güzel bir oyunculuk sergiliyor.. Ağlıyor, ağlatıyor, kendinden nefret ettiriyor, acındırıyor, çok sevdiriyor, güldürüyor.. Ellerini size doğru uzatıp bir sürü duygu sunuyor ve birini seçmenizi istiyor..
http://pembepigme.blogspot.com/2012/04/pragma-ve-labirentteki-cocuk-bugra.html
http://pembepigme.blogspot.com/2012/06/bugra-gulsoy-duyguyu-alirdiniz.html

Yazıda adı geçen herkese, bu yılın tüm nemrut çarşambalarını güzelleştirdikleri ve Kuzey Güney çarşambasını bize hediye ettikleri için, en azından bir günlüğüne, kafamızdaki tüm karışıklıkları unutturup kafamızı dağıttıkları için ve en önemlisi bizlere en iyisini sunmak adına motivasyonlarını kaybetmeden gece gündüz çalıştıkları için, teşekkürü en azından kendi adıma borç bilirim..

*Dediğim gibi, iki bölüm halinde yazmayı planladığımdan, gelecek bölümde kimlerin olduğunu az çok tahmin edersiniz.. :)

* Diziyle ilgili daha önce tarafımdan yazılanlar: 
http://pembepigme.blogspot.com/2012/04/kuzey-guney-carsambas.html 
http://pembepigme.blogspot.com/2012/04/ikinci-kez-kuzey-guney.html

28 Haziran 2012 Perşembe

Kuzey Güney: Sezon Finali.

Gerçekten çok ama çok güzel bir sezon finali izledik.. Biz başka isimler zannettik.. Farat Ali'yi avladı, önce can sonra canan derler ya hani, Kuzey, "canan"ı düşünürken, "can"dan oldu..

Bundan ötesi tamamen senaristler ve oyunculuklarla alakalı, ki izlediğim iki diziden biri olduğu için, evvelinde hakkında yazmışlığım var, bu sebepten, tam tatilin en keyifli zamanlarında yazmayı planlıyorum diğer düşüncelerimi, tıpkı dizinin bize yaşattığı his gibi.. En keyifsiz anlarımızda bile bizi alıp, götürüp, uzaklaştırmayı başararak günümüzü güzelleştirebilmesi, her çarşambayı beklenir kıldığı gibi..

Bu da benim fragmanım olsun öyleyse.. :)

Ronaldo'nun ..

Devamında elbette küfür etmemi bekliyordun değil mi ? Etmeyeceğim, çünkü ben futbolu sadece eğlence olarak görebilen biriyim, çünkü ben senin gibi ona buna çamur atarak egomu tatmin etmiyorum.. Çünkü ben yetenekleri aşikar olan bi adamın kafasındaki jöleyle ilgilenmiyorum..

Ronaldo'nun jölesi: Peki ya Figo'nun jölesi ? Xavi Hernandez'in ? Ya David Beckham'ın yıllar yılı değiştirdiği saçları ? Ümit Davala'nın dünya kupasında "Mohikan" olması ? Sen jöle sürmüyor musun  ? Hatta aynanın karşısına geçip çeşit çeşit saç şekillendiriciyle uğraşmıyor musun ? Peki top oynayabiliyor musun ? Oynuyor musun ? Hangi kulüptesin, kaç para kazanabiliyorsun ayağınla ?

Ronaldo'nun cinsel tercihleri: Ronaldo eşcinsel mi ? Peki ya Irina Shayk ? Ronaldo'nun oğlunun babası sen misin peki ? Ya da o otel odasında dolabın içinde miydin ? Perdenin arkasında ? Paris Hiltonla o değil de sen mi takıldın ? Milliyet senin sevgililerin için mi galeri açtı ? Ya da bildiğin başka şeyler mi var ? Yoksa sevgilin yok mu ? Hiç mi sevgilin olmadı ? Olduysa da manken gibi olmadı belki ? Öyle mi ?

Ronaldo'nun Bireysel Oyunu: En basitinden bu akşamki o pasları Almeida'ya sen mi verdin ? Almeida 3 kaçırdı sen sadece Ronaldo'yu gördün, o an ekrana mı bakmıyordun yoksa ?

Ronaldo'nun ana kuzusu olması: Annesi kanserle savaştı, babası 20 yaşında öldü biliyor musun ? Annen baban hayatta diye şükretmiyorsun da, "Aaa Ronaldo anasıyla geziyomuş la ehurik" diyorsun..Şimdi anlıyor musun niye sürekli kendini geliştiriyor, niye hep annesiyle geziyor, çünkü babasına izletemediği yeteneğini annesi görebilsin istiyor.

O ekrana " Para ti" diyerek golünü oğluna armağan ediyor sen "Messi dedi ehüe" diye dalga geçiyorsun, çünkü Messi seni temsil ediyor, çelimsiz ve standart, Messi yetenekli değil mi ? Yetenekli.. Ama sen Messi'yi daha çok seviyorsun.. Çünkü kız arkadaşın "Messi'nin fizigi ne güzel yeaa" demez, biliyorsun..

Bu yazıyı Ronaldo mu okuyacak hayır, zaten dert o değil, dert senin okuman.. Senin okuyup kendinden utanman, hep yaptığın yaptığımız şeyden ders alman, hani birilerine bok atmak yerine, çalışarak başarılı olmayı denersin belki diye.. Belki klavyenden ona buna saldırmak yerine, faydalı birşeyler yazarsın diye.. Ronaldo basit bir örnek aslında.. Güzel de bir örnek.. Bi bok olamayan bir kesimin taşladığı bir örnek sadece, bütün başarılı insanları taşlayan grubun yeni fenomeni..

Şimdi otur ve düşün.. Neye faydan oldu, ne işe yarıyorsun.. Birilerine bok atınca ne kazanıyorsun.. Söyleyeyim.. Senin Ronaldo'ya hakaret ediyor olman, onun milyon dolarlar kazandığını, başarılı bir futbolcu olduğunu, dünyanın aranan mankenlerinden biriyle sevgili olduğunu, bir oğlu olduğunu ve ona kendince iyi bir baba olduğunu değiştirmiyor.. Ama sen bilmem farkında mısın ? Sosyal medyadan başarılı gördüğün kim varsa ona bok atarak, bir yerlere gelmeye çalışıyorsun.. Derim ki, yol yakınken o tarzı bi değiştir.. Bana bi faydası yok ama sana olur belki, kimbilir.. 

24 Haziran 2012 Pazar

İnsanlar, insancıklar: 1

Şöyle bir savunma mekanizması geliştiren insanlar gözlemliyorum şu aralar.. "Nasılsın, iyi misin" demeden önce, hal hatır sormayıp diyorlar ki: "Sen nerelerdesin hayırsız, hiç aramıyorsun, vefasızsın, kötüsün, kakasın, kenef olabilirmişsin aslında.."
Bunun amacı şu anladığım kadarıyla: "Ben aramadım sormadım esasen umrumda da değil ama, bi işim düştü sana, o halde hemen üste çıkıp seni suçlayayım ki, sen altımda ezil ve böylece ben kalbi kırılmış bir insan gibi görüneyim, gönlümü almak için de işimi hallediver."

İşte bu kafadaki insanlara önce "Ahahahah" diye gülüp sonra "Selametle" denmesi gerektiğine inanıyorum. Arkadaşım madem kişi zamirleri aramıyor seni, sen ara onları, niçin pusuda yatmış gibi "laaap" diye birden çıkıyorsun ki ortaya ? Hadi de ki aramadın, niçin böyle bir giriş gelişme yapıpta, sonuçta nereye varacağını bu denli belli ediyorsun..

Öyle garipleşti ki artık insanlar herkes dünyanın merkezi olma çabasında, herkes bir ilgi aşığı, herkeste "ban tekam" kafası. Gerçek dostlar benim bildiğim araya zaman da girse, olaylar da girse, her ne olursa olsun, görüşülememiş dahi olsa, 1 gün önce bir aradaymışsın gibi konuşabildiğin insandır.. Dost dediğin şey zaten 10 tane olmaz, sahaya mı çıkacaksın, maç mı yapacaksın.. Gerçekten dost evet çok klişe ama, 1 elin parmaklarını geçmez.. Hele bu devirde tek parmak bile yakalayabildiysen şanslısın..

Bir de bu kafaların yavru kafaları var, twitterda ve bilimum sosyal paylaşım sitelerinde görüyorum gözlemliyorum..

"Şöyle yapan erkek 123123 adım öndedir." "Bunu yapan adamla/kadınla olur."

Ne olur ? Adam adımlarıyla öne geçse ne olur ya da ? Neyin işvesini neyin cilvesini yapıyosunuz acaba ? Eski sevgililerinize böyle mi laf sokuyorsunuz artık ? Bir de ilkokul müsamere çocuğu gibi eski sevgiliye laf sokmak nedir ? Gittiyse gitti bırak sana ne?
Kendine ait bir hayatın, kendine güvenin yok mu ? Onsuz duramıyor musun ayakta ? Ya da dışarda çevrende seni beğenecek biri kalmadı da, "onla olur, bunla olur" yazıyosun oraya buraya ?

Twitter demişken, bir de takım kavgaları var. O da ayrı gülünç.. Küfürlü olanları son buldu derken ilkokul seviyesinde olanları peydah oldu.. Futboldan ve diğer sporlardan keyif almak eğlenmek yerine neyin kavgasını ediyorsunuz acaba ? Siz burda parmaklarınızı yorarken adamlar dinleniyor ve sizi pekte umursamıyorlar.. Boşa mücadele.. Boşa gerginlik.. Yıldırım Demirören'i tenziğ ediyorum. Kendisiyle ilgili düşüncelerimi kendime saklıyorum. Bazı şeyleri haketmişliği olduğundan ötürü.

Mesela Beşiktaş maçını Arena'da oynasa ne olur oynamasa ne olur değerli Galatasaraylılar ? Olacağı şu, toki para kazanır siz boşa çene yorarsınız bu kadar. Birileri keselerini doldurdukça siz sadece boşa kavga ediyorsunuz..

Diyeceğim odur ki, bizden bi bok olmaz.. sebeplerin ,1'i de yukarda.. Öptüm. 

7 Haziran 2012 Perşembe

Bugra Gulsoy: "Hangi duyguyu alirdiniz?"

Mobilden uzunca bir yazi yazmak isteyecegim hic aklima gelmezdi, fakat sartlar oyle gerektirdi.
Konu su, en cok sevdigim iki diziden birinin bu aksamki bolumu uzerine yazmak istedim daha dogrusu bu aksam twitter icin verilen hastag bana gore 140 karakterle sinirlandirilmamasi gereken bir hastagti.
Sebebini soylerken yine ayni noktaya varacagimi biliyorum, fakat twittera da yazdigim gibi, #guneyinyerindeolsam sansli bir karakter oldugumu dusunurdum, cunku her karakter icin bir hikaye yazilir ama her hikaye bu kadar gercege donusup vucut bulamaz canladiranin elinde..
Guney yalnizligini sorgularken, tek tek herkesle vedalasir gibi sorguladi, gecmisinden kopup ve kopmamak arasinda onemli bir karar vermek ister gibi ogrendi cevresindeki sert cizgileri.. Babasina "Hadi sor" dediginde aslinda istedigi sadece "kabullenilmekti" ve hayatimizin bir doneminde illaki bir an bile olsa onun gibi kabullenilmeyi bekledik her birimiz, cikardigimiz o buyuk isyanin altina sevilme istegimizi gizledik..
Sonra ayni Guney asagida otururken dudaklarini bukusunden anladik aslinda soylemek istediklerini kendine gizleyip uzaktan izledigini ve Makaram'in acilisinda "bizim golge ve himayemizde" dediginde kardesinin yaptigi ise, geri dondu bildigimiz pis ukala Guney..
Bir insanin beceremedigi birsey olur mesela, hic birimiz mukemmel olamayiz ya hayatta, Guney mukemmel degil belki ama onu uzerine giyen Bugra Gulsoy icin mukemmel diyebiliriz, 5 dakika icersinde tum sezon boyunca karakterinin yaptigi tum sinsilikleri unutturup once aglatan,sorgulatan, sonra gulumsetip sonunda yine o karakteri ozune dondurebilen bir adam ancak boyle tanimlanabilir, ustelik dizilerde olaylar bizim gordugumuz gibi 120 dakikalarla degil gunlerle olculuyor, setlerin geceleri gunduzleri pek olmuyor..
O hic hazedilmeyen Guney'i 5 dakika icinde ekranda oyle sekillere soktu karakteri oynamaktan ote sette uzerine giydigini hissettirdi tekrar.
Hani insanin beceremedigi birsey olur illa olur, ne bileyim kimisi mimikte problemlidir, kimisi bir duyguda takilir kimisi ne yaparsa yapsin veremez o duyguyu, ama oyunculuk yapiyorsa bu boyledir, sanki Bugra Gulsoy'un kucuk sevimli zirhi gibi oyunculuk, oyle guzel oynuyor ki Bugra'yi tamamen unutuyorsunuz bazen, icindeki cocugu, kirilgan yanini, cocuklar icin cirpindigini, hatta bazen adini.. Sanki bir yere gitmissiniz de size gelip "Evet, hangi duyguyu alirdiniz ?" diyebilecek kadar yuzunuze carpiyor ekrandan yansittigi duygulari..
Herkesin yapamadigi seyleri yapabildigi icin belki de, gercekleri en cok gorenler tarafindan aliyor odulunu, cocuklardan..
Ve eminim boyle oldugu surece pek cok odulu daha olacak, hayranlikla izlenecek, farkli rollerde sasirtacak ve bazen rolunu insanlara adinin aslinda Bugra oldugunu unutturacak kadar guzel giyecek..
Yine kendi fikirlerimi paylastigim bu yazinin sonunda belirtmek isterim, Kuzey Guney'de ne kadar iyi bir dizi oyuncusu oldugunu, Pragma'da (Ekim'de yeniden) ne kadar iyi bir tiyatrocu ve senaryo yazari olduguu (ah bir de yonetiyor), Golgeler ve Suretlerde sinemada da ne kadar basarili oldugunu, instagramda ne kadar guzel fotograflar cekip etrafinda gorduklerine ne kadar farkli acilardan bakabildigini, twitterda o an sizinle paylasmak istediklerini ve en azindan Edgar Allan Poe sevdigini, cektigi kisa filmlerde psikolojiyi kurcalamaktan keyif aldigini gorebilirsiniz.. Ve su sorunun cevabini belki orada bulabilirsiniz, "Gorundugumun hepsi bu mu?"

31 Mayıs 2012 Perşembe

Siz hiç bir kitaba aşık oldunuz mu ?

Önce düşündüm.. Yazma isteği ile dolup, kafanda uçuşan bin fikirden birini seçmek kadar zoru olmasa gerek.. İnsanın tüm zor zamanlarında en büyük yardımcısı yazmak olabilir ancak..

Çünkü bazı şeyleri yazıyla anlatmak, dille anlatmaktan daha kolaydır.. Hem böylece ayrıştırırsın hiç uğraşmadan seni dinlemek isteyenle, istemeyeni.. Çünkü bazıları için üşengeçliktir okumak.. Benim gibileri içinse aşkla eş değerdir.. Çünkü okumakta bir tecrübedir.. Ayırmadan, kayırmadan, merakla severek okumak..

Okuduğunuz her kitabın içinde ayrı bir hava ayrı bir dünya vardır.. Bir yerin kapısından adımınızı atıp, ürkek bakışlarınızla içeriyi kolaçan etmekten daha kolaydır sayfaların arasında koşturmak..

Konuştuğunuz biri yargılayabilir sizi belki.. Ama okuduğunuz bir kitap asla.. Önyargıları olmadan sadece anlatmak istedikleriyle gelir elinize, sizin onu sevmenizi, sayfalarını özenle çevirmenizi bekler sadece.. Ne meraklı gözlerle süzebilir sizi, ne de ettiği laflarla canınızı yakabilir..

Belki bu yüzden, birşeylerden kaçmak istediğimde, insanlar acı verdiğinde, merak ettiğimde, öğrenmek istediğimde, gülmek ya da ağlamak istediğimde, kısacası bulduğum her bahanede koştuğum en güzel bahçedir benim kitaplığım, bazen yenileri gelir, bazen seyahate çıkar kitaplarım.. Başka ellerde okunmayı bekledikleri zamanlar olur..

Onlar tura çıkmışken, yazarım ben de.. Yazabiliyorsam da, onlar sayesindedir zaten.. Hayal gücümü de, kelimelerin bir arada nasıl güzel durabildiğini de henüz ben küçükken fısıldamışlardır kulağıma..

Kimilerine asosyallik gibi görünse de, bir kitapla arkadaş olmak arkadaşlıkların en güzelidir belki ve aslında bana göre en mantıklısıdır..

"Hangi tür kitapları okumayı seversin?" sorusu da benim için biraz saçmadır.. İnsanın öğrenmesinin sınırı olmadığına göre, herhangi bir konuda kendini kısıtlamak, tek bir yönteme bağlı kalmak biraz zincire vurulmak gibidir bazen.. Çok odalı bir evde yaşayıpta, tek odadan ibaretmiş gibi davranmaya benzer..

Zaten bu yazıya ulaştıysanız eğer, okumayı da seviyorsunuzdur.. Ve şu satırlardan ötürü deli olduğumu düşünmüyorsunuzdur.. Kimbilir belki de benimle aynı safta yürüyorsunuzdur..

13 Mayıs 2012 Pazar

Annem..

Ufacık birşeyle bile mutlu olabilen, gülümsemesi dünyalara değişilmeyen, gözlerinin içi güldüğünde hayat veren Annem.. Ne yazsam az kalacak, ne yazsam anlatılmayacak annem, hayatını adayan, 9 ay karnında taşıyan, dostum, arkadaşım, kardeşim, herşeyim annem, yokluğu belli etmeyip, varlıkta esirgemeyen, hastalığını, mutsuzluğunu kendi içine akıtan, yüzüm gülsün diye canı yansa da gülümseyen annem.. Hayatımın tek anlamı, desteğini esirgemeyen, ömrünü beni korumaya gülümsetmeye adamış annem.. Hatalarımla, günahlarımla beni seven, ufacık birşeyimden gurur duyan annem.. Gözünde hiç büyümediğim hep çocuk kaldığım annem.. En büyük yaramazlıklarımın tek ortağı, tüm arkadaşlarımın arkadaşı olmayı başarabilen annem.. Ömrünü bana adayan, geceleri nefesimi dinleyen, hasta olduğumda başımdan ayrılmayan, günlerce uyumayan annem.. Beni bugunlere getiren, büyüten, yetiştiren tüm karakterimi şekillendiren, örnek aldığım tek insan.. Annem..

Hayatın tüm engebelerini aşarken, benimle gülen, gözyaşlarını silen, üstüme gelen tüm fırtınalara karşı önümde dimdik duran annem.. Arkadaşlarım giderken, sevdiğim giderken hep yanımda kalan annem.. Ne yaparsam yapayım beni olduğum gibi seven annem.. Benim annem.. Varlığının her anına şükrettiğim, iyi ki dediğim.. İlk şiirim, ilk yazım, çizdiğim ilk resmim, ilk gülümseyişim ve dünyaya ilk merhaba deyişim, dudağımdan dökülen ilk sözcüğüm "Annem.."

Ömrüm senin olsun.. Gönlüm zaten hep senin.. Hayatımın en değerli parçası.. Her fırsatta "Ne yaparsan yap arkandayım, çünkü sen benim parçamsın.." diyen annem.. Anneler günün kutlu olsun..

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Ben, Sen, O - Bizsizonlar.

İnsanim ben.. Siradan.. Bos.. Bos isler pesinde kosturan, hayati kosturmacalarla dolduran.. İnsanim iste senin gibi, onun gibi, sunun ve bunun gibi, bende birileri icin "o, bu ve su"yum. Derin nefesler alirken cigerlerine duygularini dolduran ve solurken yasamin sundugu tecrubeleri, sessizce bakakalan.. İnsanim iste, hayallerim var elbet senin gibi, onun gibi sunun ve bunun gibi.. Ama sanirim beni digerlerinden ayiran, bir yere asik olmam.. Cocuklugumun gectigi.. Buyudugum.. Kostugum.. Guldugum.. Agladigim.. Takintilarim vardir belki herkes gibi.. Ve varlar evet.. Fobilerim var.. Herkese yetecek sevgim olsa da dagitacak cesaretim ve guvenmeye takatim yok, bu yuzden midir soguk nevale, dertli kemane bellenisim.. İnsanim bende senin gibi onun gibi sunun ve bunun gibi.. Gokyuzundeki bulutlari kovaliyorsam hala, en iyi arkadasim yuzume vuran ruzgar, en buyuk dusmanim beni sarsan firtinaysa kime bu serzenisim.. Onlar mi guvensiz kildi beni yoksa hayatima giren "dost, sevgili, arkadas" sifatli kisi zamirleri mi? Mutluyum ben olmaktan, bu kadari da kafi..

8 Mayıs 2012 Salı

Hayaller - Gerçekler, Masallar - Çizgiler..

Çocuklara masallar anlatılır.. İçinde prensler prensesler yaşar ve mutlu sonla biter hep masallar..O masallar geliştirir hayal gücünü ilk başlarda.. (Gerçi şimdiki çocuklar klavyeleriyle kendi masallarını yazıyorlar geneli de "zaaaa xd" içerikli oluyor.)

Herkesin, daha doğrusu masallarla büyüyen her çocuğun zamanla kendi masal dünyası oluşur kafasında ve her çocuğun inandığı yaşamak istediği bir masal vardır kendi iç dünyasında..

Bu kafayla büyüyen kızlar prens, erkeklerde prenses bulacaklarını ümit ederler.. Hayal kurmaya para alınmadığından -henüz- yastığa başlarını koyduklarında kendi masallarını yazar, o masalın kahramanı olur ve düşledikleri diyarlarda gezerler..
Ve her koşulda ilk tanıştıkları "çizgiler" olur.. Çünkü her insanın çizgileri vardır.. Aşılmaması dikkatli olunması gereken..  

İşte o çocuklar büyüdükçe, hayaller ve gerçekler ayrılmaya başlar. Kimi kırılan hayallerinin arasında kanlar içinde yere yığılır.. Kimi hayallerini ve hayal kurmayı geride bırakıp gerçek dünyaya adım atar, kimi de yaşadığı hayal dünyasını gerçek sanır.. Bazılarıysa öyle güzel sentezler ki mantığından yardım alarak hayal ve gerçeği.. Dingin bir denge ile kusursuzca olmasa bile düşlediklerine ulaşır..

Çünkü hayat masal değildir hiç bir zaman, aksine elmayı veren kötü cadı gibidir.. O elmadan bir ısırık almanız için yapamayacağı şey yoktur..

Hayal dünyalarını gerçek sananlar için yapabileceğiniz birşey yoktur.. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın inandığı şeyin sadece bir "hayal" olduğunu anlatamazsınız onlara.. Ne olarak tasvir edildiyseniz o dünyada, o olursunuz, ne gerisine geçebilirsiniz, ne ötesine.. Bir zaman sonra Don Kişot'un yel değirmenleriyle savaştığı gibi savaştığınızı farkedersiniz karşınızdakiyle.. Takıntısı galip gelen bir hayalperestin masalının tek kahramanı olursunuz bazen, bazen de tek düşmanı.. Bütün bu sürecin sizin hayatınızdaki etkisini görmez üstelik.. Öperek uyandırsanız bile kurtulamazsınız kimi zaman.. Çünkü görmediği çizgilerin ötesine geçip gerçeği görme ihtimali yoktur..

Tıpkı aynı masalı annesine defalarca okutan çocuk gibi, defalarca yaşar hayal dünyasında resmettiklerini.. Fakat sonunda aynı diğerleri gibi olur.. Masaldan masala koşarken.. Kendini kanlar içinde hayal kırıklıklarının içinde bulur..

Belki bu yüzden kimi insanlar tanışmalı çizgilerle.. Dost olmayı başarmalılar onların keskinliğiyle.. Ve öğrenmeliler gerçek bir dünyanın var olduğunu.. Çünkü bulaşıcıdır mutsuzluk.. Mutluluktan daha çok paylaşılır.. Güzin ablaların var olma sebebi de hep bundandır..

* "Eee masal dedin, gerçek dedin, çizgi dedin saçmaladın falan ama hani senin masalın?" diyenler için: Masalım yoktu ama Monte Cristo Kontu vardı. :)

4 Mayıs 2012 Cuma

12 Burç Muhabbeti

Herkesin yorumladığı insanları belirli özelliklere göre 12'ye ayırma sanatına astroloji üzerine yapılan yorumlara da burç yorumları, diyoruz.. Diyeceksiniz ki "Sen burçlara inanmıyor musun a yerden bitme." İnanıyorum hatta yükselen burcumu ay burcumu ve ebemin burcunu dahil biliyorum, fakat burçlar üzerine yapılan günlük, aylık, haftalık, yıllık vs yorumlara inanmıyorum. "Hepiniz öleceksiniz, Satürn ağzınıza sıçacak, Mars kafanıza düşecek" gibi saçma yorumların neyine inanayım ? 

Bana ve gözlemlerime göre bu 12 çeşit arkadaşı soracak olursanız  ortaya karışık şöyle anlatayım..Gelin gidelim yanlarına. 


Misal, Yengeç Burçları çok duygusal insanlard..
- Ühühühühüh..
Tamam lan ağlama. -.- Aynı zamanda uyumayı çok severl..
- Hee ondan vampir gibi dolaşıyorum di mi ben ?
Çabuk sinirlenirler.
- Kiim ben mi ?
Yok, ben.
- :))
Fakat çabuk öfkeleri çabuk söner.


Başak Burçları 7/24 kafaları karışık dolaşma kapasitesine sahiptirl..
- Ne demek istedin ki sen şimdi ?
Boşver takılma sen devam et.
- Nasıl yapalım ?
Neyi  ?
- İşte bende onu düşünüyodum ya..


İkizler Burcuna mensup olanlar daima neşelidirler.
- Ahahahaha eveeet, çok doğru dedin onu bak.
Yalnız çok ani duygu geçişleri vardır.
- Kalksana sen bi ordan, kahve mi döktün koltuğa ?! Yalnız kalmak istiyorum.


Boğa Burçl.. Şşşt.. uyuyo musun lan hala ? "ZzZzZz.."
Uykuya çok düşkündürler.

Koç Burçları daima bir iş kovalarlar.
- Oyalama beni bi yer varmış oraya bi bakıcaz. Acele gitmem lazım.
İyi madem, ne halin varsa gör.

Aslan Burçları genelde aşk konusunda yalnızdırl..
- Kendi tercihim. Bu arada şahane bi elbise gördüm, gelsene benle onu alalım, sonra bişeyler yaparız. :))
Bir de anında programı belirleyip sizi de yanlarında sürüklerler.

Terazi burçları pek çok yeteneğe sahip olmalarına rağmen, kendilerine saklarlar.
- I will surviveeeeeeee!!!!!
Aha bakın yine aynanın karşısında şarkı söylüyo.

Akrep Burçları, şüphecidirler..
- Sen kimsin ki ya ? Nerden geldin buraya?
Kapıyı açık bırakmışsan demek ki..

Oğlak Burçları hayallerine aşıktırlar.
- O prens bi gün gelicek !
Trafik varsa tabi. Gelememiştir. Olabilir.

Yay Burçları özgürlüğüne düşkündürl..
- Benzeemeeeeeğğğzzz kiiiimmmmseeeeeeğğ sanaaaağğğğ, öpüjem.
Bide ne kadar içerlerse içsinler kolay kolay sarhoş olmazlar.
- Dolduriim mi sana da hı ?

Kova Burçları aşkta kararsızdırlar, şş naptınız seninkiyle ?
- Hangisiyle ? :)
Ohoooo..
- Pes atak mı la ?
Real'i alırsam olur. -.-

Balık burçları kafalarına estiği gibi yaşar, o an düşündüğü her neyse onu söyler ve bu yüzden yanlış anlaşılır hep..
- Acıktım ben. :(
Al işte.
- Ne ya ?
Ben ne diyorum sen ne diyosun ?
- Kötü bişey mi dedim ? :( Suç muymuş acıkmak ?

Bir de herşeyde kendilerini suçlamaya müsaittirler..

- Suçlamadım ki ?
Tamam bişey demedim.
- Trip atıyosun ?!
Ve çabuk kırılırlar.
Konuşsana şş.. Kime diyorum..
Aha yandı devreler.

*Senin burcun ne diye soranlara: Yazının içine gizledim bulabilene aşk olsun :)) 

3 Mayıs 2012 Perşembe

Biriyle vedalaşmak, bir yerle vedalaşmak..

Bazı şeyler vardır ya hani, anlatamazsın, ifade edemezsin ne kadar uğraşırsan uğraş, bir türlü yettiremezsin kelimelerini, boğazının orta yerine öyle bir düğümlenir de hani..
"Birinden ayrılmak" değil de "Bir yerden ayrılmak" gibidir.. Ve bir yerden ayrılmak bazen birinden ayrılmaktan çok daha hüzün verir..

Alıştığın insanları, alıştığın sokakları, alıştığın tüm o yalnızlıkları geride bırakmak gibidir.. Kalabalık akarken içinde tek başına dolaşmak gibidir.. Öyle yorgun hissedersin ki kendini..
Ve bir yerden ayrılmak en buruk veda gibidir.. Çünkü vedalaşacağın "bir" değildir ama, belki senin için binlere ve nice "bir"lere bedeldir.. Duvarların dokusunu, sokakların kokusunu, tanıdık yüzlerin gülümsemelerini, huysuz kedilerin mırıltılarını, sürekli susmadan konuşan kadınları, sana hep bağırsa bile içten içe sevdiğin saygı duyduğun huysuz ihtiyarları, özleyeceğini bile bile gidersin bazen.. Çünkü gitmek gereklidir, "biri" vedalaşırken valizine seninle olan anılarını koyar sadece, senden mutluluğuna karşılık aldığı günleri.. Oysa bir yerle vedalaşırken insan, kendini bırakır o yerde, gülüşlerini, hüzünlerini, anılarını, benliğini bazen.. Soluk alıp verişlerini, susuşlarını en ağır acılarını emanet eder vedalaştığı yere giderken..

Bu yüzden biriyle vedalaşmaya asla benzemez bir yerle vedalaşmak.. Çünkü hayatta hep birileri olsa bile, bilirsin bir gün dönsen bile o yerin aynı olmayacağını.. Başkalarının gelip başka anılar bırakacağını, o sokakların başkalarının olacağını, başka seslerin o yerde yankılacağını bile bile gidersin.. İzlerini silmeyecek olsa da gelenler, "acaba benim gibi bilecekler mi kıymetini.." diye endişelenirsin.. Aşk gibi değildir bir yeri sevmek.. Kimbilir belki de aşk gibidir.. Ama en vefalısından.. Birileri seni anlamadığında sessizliğiyle bile anladığı içindir belki.. Belki ilk kez orda yere yapıştığın içindir.. Belki de gözlerin ilk kez orda ışıldadı diyedir..

Giderken koyarsın valizine o yerin tüm hatıralarını ve o güne dek bir parçası olduğun yerden "biri" gibi gidersin.. Özleyeceğini bilerek ama yine de demek ki buymuş olması gereken diyerek..

29 Nisan 2012 Pazar

Bu ve bunun gibi şeyler..

Eğer herhangi bir savaştan çıkıyorsan attığın ilk adımı şunu bilerek atmalısın, "Bir gün herşey daha iyi olacak.." ve inanmalısın, daha önce yaptığını yine yapabilirsin.. Yine iyi olabilirsin..

Çünkü her savaş biraz daha büyütür insanı ve her savaşın sonunda, daha da güçlenirsin. Eğer üstünün başının yırtılmış olmasına, hayatını taşımaktan bitkin düşmüş ayaklarına, savaşırken zorla çamura bulanmış yüzüne ve ortasında tek başına kaldığın çöle takarsan kafanı, kazansan da kaybetmiş sayılırsın..

Barış içinde yaşarken birden çıkmaz savaşlar, hepsinin bir nedeni vardır ve unutulmaması gereken, asla tek taraflı olmamıştır hiç birşey, bir savaşın sorumluluğunu tek bir kişiye yıkmak   fazlasıyla yanlıştır.. Asıl gerçek, sebeplerdir. Ne olduğunun bir önemi yok, seni bu noktaya getirmiş olmalarıdır önemli olan.. Ve tüm bunların ortasında o çölde öylece dururken,boş bakarken etrafa yalnız olduğunu farkedersin, savaştan önce güldüklerin beraber eğlendiklerin, seni çok sevdiğini söyleyenler, yanında olduğunu dile getirip destekleyenler yoktur yanında, arkanda, etrafında.. Sadece rüzgar sıvazlar sırtını, gözyaşlarını silmek ister gibi..

Böyle zamanlarda "düşünme ve dinlenme" payı istersin.. Ama insanlar bunu "kaçmak, pes etmek, umursamamak" olarak algılarlar. Ama onlara aldırmamak senin elinde.. Aldırmaz da atarsan adımlarını eskisi gibi, yürümeyi yeniden öğrenir gibi.. O zaman bir adım daha büyürsün, hayata karşı "yine" galip gelerek.. Sadece güçlü olduğunu bil.. Zihninin karmaşasını sev yine, neyi seviyorsan onu sev, ama önce kendini sev..

Yürüdükçe önce yüzündeki ifade silinecek, sonra yaraların iyileşecek, en sonunda gülümseyeceksin..

Ve savaşın sonu ne olursa olsun, unutma eğer bu hayat "seninse" galip geleceksin..

26 Nisan 2012 Perşembe

Magazinden tiksinenler derneği !

 Eskiden magazin denen şey eğlendiren içi boş haberlerden oluşurdu. "Şuna şunu sorduk buna bunu dedik" gibi boş içeriklerle insanları eğlendirirdi magazin haberleri.

Şimdilerde ise gelişen üstün magazin yamyamlığı ile yakında varacağı nokta, Lady Diana'nın ölümüne sebep olan, Anna Nicole Smith'i ölü bulunduğu evde fotoğraflayan zihniyetten başka da birşey olmayacak malesef.

Ayrıca ortaya çıkan psikopat hayranlıklar da ne yazık ki bu tarz magazin programlarının eseridir bana göre. Çünkü sevilen birinin hayatını sere serpe o ekranda gördükçe bazı insanlar "o hayata karışma ve müdahale etme hakkı"na sahip olduklarını sanmaya başlıyorlar.

Peki ya magazin ile birebir muhattap olmak zorunda kalanlar ? Canavarlaşan magazinden uzak durmak istediklerinde "Biz olmasak siz hiçsiniz, halka sizi biz tanıtıyoruz" gibi söylemlere maruz kalıyorlar, bir roportaj verseler kesilip kırpılarak yayınlanıyor. Sonra gelsin açıklamalar.

Düzgün sevmeyi bilmeyipte kendini magazine adayan izleyici kitlesi de, yalan dahi olsa her habere inanıyor.

Öyle ki, hedef haline getirdikleri birini bir dedikodunun üzerine, o kitle ile beraber harcıyor magazin "servis"leri.

Eğer konuşmamayı tercih ediyorsa hedefledikleri, bu kez konuşturana kadar üstüne gidiyorlar yalan haberlerle oluşturdukları girdabın içine akıllarına kim gelirse katıyorlar..

Onlar için kim olduğunuzun ya da bir kalbiniz olup olmadığının önemi yok, açıklamanız yeterli gelmezse bu kez farklı yollar izliyorlar.

Yıprandınız mı, mutsuz musunuz, yaralandınız mı umurlarında değil. Çünkü kendi krallıklarında bir soytarı olarak görüyorlar: "Biz haber yapmasak hiçsiniz!" diyorlar.

Herşeye ve herkese saygı duymak gerek belki ama bu kadar canavarlaşmak bu kadar yamyamlaşmak niye ? Talep eden kitlenin gözünü doyurmak için mi ? Peki ya hedef olanlar ? Onlar insan değil mi ? 

İkinci kez: Kuzey Güney

Dün "Bir bölümde bütün dengeler nasıl değişir, seyirci kitlesi nasıl koltuğunda ters döner." başlığı altında bir Kuzey Güney izledik.
Bu açıdan bakınca, bana yine senaristleri yanaklarından öpmek ve oyuncuları tebrik etmek düştü ve bu yazıyı böyle yazmaya karar verdim. (Normalde yaptığım birşey olmamasına karşın,diziyi de çok seviyosam demek ki.)

Handan Hanım'ı sevmeyen kitle olarak ona üzüldük, Kuzey'in sakin tavırlarına ve yolunda giden işlerine şaşırdık, sakin ve sessizce ilerlemeyi tercih eden Güney'in agresifleştiğine, Zeynep'in azimle taşı delişine, Cemre'nin acıyla mücadelesine, Venüs'ün yaşadığı çaresizlik karşısında kendisini kaybetmesine ve Sami'nin oğluna (Kuzey'e) sonsuz güvenine ve Barış'ın nasıl bir çakal olduğuna tanık olduk.
Ferhat (Farat) , yine pis adamın teki olarak, Ebru Hanımsa teamüllere gayet iyi uyan bir Valide Sultan olarak kalmaya devam etti.Simay merakının kurbanı olarak kendisini "horozunun çöplüğünde" buldu.

İşin açıkçası, kaç bölümdür herhangi bir tartışmada annesinin rahatlıkla zaptedebildiği, istenmediğini anladığında çocuk gibi ayağını yere vurarak kapıyı çarpıp çıkan, gelen tehlikelere karşı (Ebru Hanım'ın tehditleri, Barış'ın çakallıkları ve Simay'ın şantajı) genelde karşısındakinin sinirini bozan bir sakinlikle davranan Güney, bu bölümde (evine gelen zarftan sonra) değişimini oluşturmaya başladı. Elindeki kozu açık oynayarak, Barış'ın yüzündeki "yaban çakalı" gülümsemesini alaşağı etti, Ebru Hanım'ın gazabını da Barış ve Venüs'e yöneltti. Bağırdığı anda Banu'nun yerinde olmak istemediğimiz aşikar değil mi sayın okur ?

Güney, Şekip Bey'in toplantısına davetsiz lapin gibi bir sıçrayışla girdiğinde ise tek bir bakışa (evet bildiğin tek bir bakış.) karşısındakini küçümseyip,kendisini üstün gördüğünü,kendisine sonuna kadar güvenip,karşısındakinin bi haltı beceremeyeceğini sığdırdı. Fakat sonuç umduğu gibi olmadığı için bu kez "Arabadan indirilen" Güney oldu..

Handan Hanım'a gelince, onun üzerinden, "çevresindekileri iterek kendisini yalnızlığa mahkum eden" insanların dramını izledik bir yerde, bankadan gelen doğum günü mesajına sevinip önce kıymetli oğlunu aramasına rağmen Güney vaktini parayla değiştirerek "Hesabına para yatırdım,git kendine birşeyler al" dedi annesine, böylece Handan hanım, "yalnızlaşma" evrimini tamamlayıp karaya vurdu..

"Yaban Çakalı" Barışsa,Venüs'le yüzükleri atmanın sevinciyle, Cemre'yi Güney'e karşı kullanıp bu sayede Banu ve Güney'i ayrıma planlarında kararlı adımlarla ilerlemeye başladı.

Kuzey gayet sakindi, tıpkı çöpten Simay çıkana kadar.. Kısaca bu bölümde biraz ekilenlerin biçildiği (Handan Hanım-Simay-Venüs..Zeynepte demek isterdim ama azkalsın kendisi Hüsük tarafından biçilecekti.) karakterlerin birbirleriyle yer değiştirdiği bir bölüm oldu.


*Bu arada dizide bakışlarıyla oynayan adama dikkat edin. Hiç konuşturmasalar da, size bakışlarıyla karşısındakini küçümsediğini, nefret ettiğini, kıskandığını, sevdiğini kısaca yazılarak anlatılabilecek her duyguyu bakarak size verebilecek bir adam var orda,  daha önceki yazılarda da belirttiğim gibi. (Okuduğunuzu anladığınıza ve "Kim o adam" demediğinize inanarak yazıyı sonlandırıyorum.)

* Sami Baba seni seviyoruz :) (Bunu da söylemesem olmazdı, gerçekten. :)) 


25 Nisan 2012 Çarşamba

Pragma ve Labirentteki Çocuk: Buğra Gülsoy

Dar sokaklardan kalabalığı yara yara ulaştığınız bir odanın içindesiniz..
Bir seri katilin nefesiyle aranızda bir sadece bir cam var..
Masum olmanızın bu güne kadar yaşadığınız hayatın hiç bir önemi yok üstelik.
Öldürmek için kendine göre haklı sebepleri olan bir seri katilin bakışlarına maruz kalıyorsunuz..
Ne yapardınız ? Kaçıp gider miydiniz, yoksa onun savunmasını, sebeplerini mi dinlerdiniz ? 
Peki ya bir parti verselerdi, gider miydiniz?  
Kaçıklık gibi geliyor değil mi ? Kaçmaya niyetlendiniz ?
Oysa bir çok insan dinledi onları, izledi bu deneye şahit oldu..
4 seri katil cam bir hücrenin içindeydiler. 5.si yerde yatıyordu.
Pragma sezonu kapalı gişe oynayarak kapattı.
G.E.T in yani Gülsoy, Erkan ve Teoman üçlüsünün tiyatroya ilk armağanı olan Pragma kiminizin kanını dondurdu, kiminizi şaşkınlaştırdı, kiminizi rahatsız etti.

Oyunun yazarı, yönetmeni ve yakalanmasına sebebiyet veren son kurbanı 12 yaşında olan Ted Bundy'e hücrede hayat veren Buğra Gülsoy suça giden yolda, onların ayak izlerini takip etti, seslerini dinledi, soluklarını hissetti kimi zaman belki..

Zaten her seferinde, G.E.T 'in suç ve suç psikolojisi üzerinde çalışacağını da söylemişti..
Eğer mimar, oyuncu, tiyatrocu, metin yazarı, grafiker, fotoğraf aşığı ya da Pragma partisindeki son marifetiyle DJ olmasaydı da psikolog olsaydı Buğra Gülsoy, eminim tanıdıklarımızdan çok farklı olurdu. Yani klasik psikolog kafasıyla "Eveeeet hayatımızda yeni bir sayfa açıyooruuuz, söyleyeceklerim budur, şimdi alayım 200 lirayı." demek yerine, mutlaka hastalarıyla vakit geçirip birebir izlemek isterdi onların gün içindeki psikolojilerini. Çektiği kısa filmlerden de anlıyorsunuz psikolojiye dayatmalara olan merakını. Oyunu yazdığı süre içerisinde de sadece Ted Bundy olmamış, bazen Ramirez olmuş, bazen Chikatilo..

Ben kendisini ilk gördüğümde Tolga'ydı ekranda. (Çok özür diliyorum ama boktan bir diziyi izlememe sebep olmuşluğu vardı bu yüzden.) Sonra Vural oldu, şimdi Güney.. Güney olurken bir yandan haftanın 2 günü Ted Bundy oldu bu sezon.

Fakat benim kısa bir süre konuşup tanışma fırsatı bulduğum asıl Buğra Gülsoy, çok güzel gülen yüzünün altında kendi labirentinde dolaşan ve aralarda orda kaybolmayı seven bir çocuk gibi.. Üretiyor o labirentte, koşuyor, geri dönüyor, buluyor kaybediyor..Arada sert taşlar atıyorsunuz ona.. Siz umursamadığını sanıyorsunuz belki ama kırgın bakıyor size, iki üç söze O'nun bütün bu yeteneklerini kurban ettiğiniz için, O birşeyler yapmak istedikçe, üretmeye yeltendikçe kimileri yılan dillerini acımasızca uzattıkları için.. Ve hepsinin dışında, topluma malolmuşluğunun altında O'nu ezmeye ve sahiplenmeye çalıştığınız için.. Üzücü olan, hayranlığın sadece, yüze, dış görünüme olması,  oysa nice güzel oyunlar yazabilecek, sarsıcı filmler yapabilecek ve tehlikeli bir deliyi, çoklu kişilik bozukluğu olan birini, anksiyete dolayısıyla duygu dalgalanmaları yaşayan birini, engelli birini çok rahat canlandırabilecek ve bunları yaparken sizi duygular arasında hızlı geçişlerle sarsabilecek bir adamdan söz ederken, sadece "Ay yerim onun gözlerini yeaaa, ay çok taş hacı yeaaa, eli yüzü bidi bidi" demek malesef ki sığ..

Sorsanız anlatacak öğretecek çok şeyi olan bir adamı -ki bu adam siz konuşmadan sizinle konuşmuyorsa bu onun şımarıklığından değil, "insan" oluşundandır. Şöhreti üzerine giyen her insan, insani duygularını vestiyere bırakmıyor sonuçta.- sadece güzelliği ile yargılamayın. Portreyi unutup asıl Dorian'a bakın..

Haftanın 6 günü sette, size Güney'i anlatan, iki günse seri katil olan bu adamı güzelliği ya da başka şeylerle yargılamayın.. Eğer hayransanız tek yapmanız gereken kollarınızı açmak, o zaman zaten gülümsediğini göreceksiniz. Ama "her şey yakışıyor, ağlamak bile" diyorsanız, üzgünüm ama siz hayran bile değilsiniz.

Neyse, tamamen kendi görüşlerimi paylaştığım bu yazının sonunda, O'ndan birşeyler öğrenmek istiyorsanız eğer, sizin için hazirana kadar Güney olacak, sonra Ekim'de Pragma yeniden başlayacak, kaçırdıysanız yeniden görmek istiyorsanız, gelecek sezonu bekleyin, ama belki turneye çıkarlar da şehrinize gelirlerse aman diyim es geçmeyin..



19 Nisan 2012 Perşembe

Kuzey Güney Çarşambası..

   İki zıt kardeşin öyküsünün anlatıldığı bir hikaye Kuzey Güney.. Öyle bir hikaye ki.. "Sen onunla ne yaşadın ki, niye bu kadar önemlisin, o çizgi dudağından öptü diye mi?" derken Cemre, Cemre oluyoruz bazen.. Çünkü hepimizin bir yenilgisi var hayatımızda aşıkken yaşadığımız..
   "Sen bana arabadan in diyosun yani" derken Kuzey, Kuzey oluyoruz.. O çaresizlikte boğuluyor, dalıp gidiyoruz.. Onun çaresiz bakışları arasında biterken dizi, bizi kendi hayatımızda yaşadığımız çaresizlikleri anımsamak üzere anılarımızla baş başa bırakıyor..
    "Hepiniz onun yanındasınız, Ali'si Cemre'si, hatta sen bile!" derken annesine Güney.. Bu kez Güney oluyoruz.. Çünkü hepimizin zaman zaman saf değiştiren sevdikleri olmuştur.. Ya da belki hepimizin etrafında en azından Güney kadar hırslı bi adam vardır..

    O rakı masasının başında düşünceli otururken Sami Baba, biz de düşünüyoruz.. babalarımızın belki de bize babalık eden annelerimizin dalıp gittiklerinde neler düşündüklerini..

   Oğlunu kayıran bir annenin feryadını duyarken, küçükken hep suçlu geçen çocukluğumuzu, kardeşlerimiz için yediğimiz dayakları anımsıyoruz belki.. (Not: İş bu pigme tek çocuktur.)

   Ali ve Kuzey konuşurlarken dostlarımızı anımsıyoruz.. Bizim için herşeyi yapan.. Akrabalarımız yüzümüze kapıları kapatırken bize kapısını açan vefalı dostlarımızı.. Güneyse vefasız bir dost, işi düşünce tanıyan bir akraba gibi daha çok..

  Gülten Hanım, gerçek bir anne, Gülten anne.. Benim annem gibi en azından.. Evladına arkadaş olmaya çalışan, onu twitterda bile yalnız bırakmayan, dünyalar tatlısı bir anne.. İstiyor ki kızı çekmesin kendi çektiklerini, istiyor ki, onun olmayan parlak geleceği kızının ellerinde yeşersin.. "Kaçıp gitmek çözüm değil" derken Cemre'ye, pes etmememizi isteyen düştüğümüzde yerden kaldıran kendi annemizi anımsatıyor bize..

  Handan hanımsa, öteki annelerden.. Kendi yaşayamadıklarını oğlunun hırslarında büyüten, sahip olamadıklarına sahip olmanın yolunu açabilmek için kendisi olmaktan vazgeçen.. (Hatırlarsınız, Ebru Hanımlara giderken saçlarını boyatmıştı el bezi.) Tabi ki kendisinden tiksindiğimizden onun yerine koyamıyoruz kendimizi.

  Barış Güney'in istediği imkanlarla doğmuş olmanın rahatlığı içinde, koltuğunda gülümserken, Banu tüm takıntısıyla Güney'e aşıkken ve Ebru hanım tüm otoritesiyle çocuklarını valide sultan gibi yönetirken.. Anımsıyoruz.. Birine takıntı derecesinde aşık olanları, bu takıntılar yüzünden rahatsızlık derecesine varan olayları.. Baskı altında kalanların sınıfları ne olursa olsun o baskıdan bir çıkış yolu bulduklarını..

 Bütün bu karakterlerin bize dokunmasını sağlayan öncelikle hikayeyi böylesine güzel yazan senaristler, Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu, daha önce de Aşk-ı Memnu'yu kusursuzca uyarlayıp bizlere Aşk-ı Memnu perşembesini hediye etmişlerdi..

 İki farklı kardeşi, iki farklı anneyi, iki farklı babayı (dizinin ilk bölümlerinde Atilla Sinaner vardı bilmeyenler ve yeni başlayanlar için..şimdiyse Hüsük var gerçi :))  iki farklı kızı, iki farklı mafya babasını (ya da herneyse) anlatıyor bize senaristler.. Aslında dizinin adı Kuzey Güney, iki kardeşin adını taşıyor olsa da dikkat ettiğinizde dizide her iyinin bir zıttı var.. Belki bu yüzden seviyoruz onları, iyinin yanında kötüyü de güzel işledikleri için..

 Farkındayım hakkında yazmadığım 4 karakter var..

 Fakat ben Simay Ferhat ve Sümer üçlüsü hakkında gerçek hayatta diğerleri nasıl varsa onlarda var diyerek sıyrılıp Zeynep'e geçmek istiyorum..

 Zeynep sonradan geldi, İtalya'dan.. (İtalyadan gelen kızın ne işi olur la lise terk Kuzeyle diyenler için: Ben dizide mantık hatası aramıyorum, kendi hayat hikayelerimizde mantık hatalarıyla dolu, önceden aşık olduğunuz adam ve kadınlara bakın diyorum.) Fakat bir çoğumuzun hiç sevmediği Zeynep, Kuzey'in Cemre yüzünden çektiği acıların panzehiri gibi, Cemre her defasında pişmanlığını Zeynep sayesinde büyütüyor içinde.. Ve dizideki Zeynep biz sevdiğimiz adamla konuşamazken, kabak çiçeği gibi açılıp onu elimizden alan kızı temsil ediyor.. Yıllarca sevdiğimizi söyleyemeyip kıvranırken o damdan düşer gibi alıp götürüyor adamı.. Bizde Cemre gibi bakakalıyoruz..

 İşin özü, ben bir izleyici olarak senaristleri öpüyorum yanaklarından, hayatımızdan gelen geçen karakterleri böylesine güzel 1'e indirip analizlerini yapmamıza fırsat verdikleri için..

 Ve dizinin oyuncularına kocaman tebrik kartları göndermek istiyorum, o ekrandan bizi duygularının içine çektikleri için.. Hani isim verip şu şu şu desem tüm kadro öylesine güzel oynuyor ki, karakterler üzerinden yazmak daha mantıklı geldi ki onlar başarılı olmasa, karakterlerle özdeşleştiremezdik onları..


 Son olarak:

 Pragma'nın son iki oyunu garajistanbul'da, Buğra Gülsoy'u (yani haftanın bir günü ekranda yılışık, kötü, pis  Güney olarak izlediğimiz dünya sevimlisi bu adamı) bir de dünyanın en bilinen seri katili Ted Bundy olarak görmek istiyorsanız, son şansınız.. En azından bu sezonluk.. (ayrıca lütfen hiç bi rolde üzülmese şu adam. töbe yarabbim, "geçti ağlama bitti üzülme tamam gel kazık at ama gül tamam mı ?" diyesi geliyor insanın..)

10 Nisan 2012 Salı

Meral Okay'ı Anlayabilmek: Bir uğurlama yazısı..

  Genelde izlediğimiz dizi ya da filmlerin senaristlerini merak etmeyiz, bir çoğumuz izlediğiyle ilgilenir ve genelde dinlediğimiz şarkıların sözlerini yazandan çok, söyleyenle ilgileniriz.

  Meral Okay, severek dinlediğimiz hikayelerin anlatıcısıydı. Bu devirde gerçek aşkı bulmak olağanca zorken, o "bir ölüye" belki ölesiye aşık bir kadındı..

  Ve farketmesenizde o anlatılamayan daha önce anlatılmamış hikayelerin anlatıcısıydı hep..
   Asmalı Konak, İkinci Bahar ve Muhteşem Yüzyıl bunların en bilinenleriydi..

  O kendi gözünden gördüklerini, bizim ilgimizi çekecek şekilde anlatıyordu hep, böylece bizler meraklanıp araştırıyorduk..

  Asmalı Konak keyifle izlenirken aşiretler hakkında düşünmeye itti bizi, sonrasında benzerleri yapılsa da taklit olmaktan öteye geçmedi..

  Muhteşem Yüzyıl, çok tepkiler aldı, herkes tepki verdi bir yerinden ama herkes izledi.. Meraklandırmak istemişti yine yapılmayanı yaparak.. Tepki verenler bile kapalı kapılar ardında izlediler diziyi, kimileri "Koskoca Süleyman hareme sıkıştı kaldı" dedi, kimileri "Hürremden ve açık gezen cariyelerden" dem vurdu.

  Çok büyük tepkiler gördü, ama hep anlattı, anlatmaya devam etti. "Ecdadımız!" diye ağlayanları dahi, araştırmaya itti. Bir çoğu sadece tarih kitaplarından bildiği "Pargalı" İbrahim Paşa'nın, önce makbul sonra maktul olduğunu öğrendi, sadece Kanuni Sultan Süleyman'ın nikahlı eşi olarak bildiğimiz ve tarihimizde değişik bir rolü olan Hürrem'in aslında kim olduğunu araştırmaya itti.. Bir çokları tarih kitaplarında 3-4 sayfadan ibaret sandıkları Süleyman'ın aslında sarayda 2.5 yıl kaldığını öğrendi. Kimileri tarih kitaplarında bir cümle ile "boğdurulduğu" söylenen Şehzade Mustafa'nın halk tarafından sevilmesinin sebebinin saygısı ve merhameti olduğunu öğrendi..

 Çünkü Meral Okay, son olarak bunu araştırmaya sevketti insanları, tarihe merakı olmayanları dahi, tarihe yöneltti. O bunu yaptıktan sonra "Patrona Halil" isyanını anlatan "Bir zamanlar Osmanlı - Kıyam" çekimleri başladı. O bunu yaptıktan sonra "Fetih-1453" gösterime girdi.

 Meral Okay, buna sebep olduğu için eleştirildi, ama araştırmayı bilmeyen ve asıl amacını anlamayanlar tarafından.. Çünkü O'nun anlattığı hikaye, bugune dek Osmanlı'ya kibirle bakan Avrupa'da da ilgi gördü, diğerlerinin önünü açarak, sadece yakın tarihin değil, uzak sanılan tarihin de yakın edilebileceğini öğretti bize son olarak..

 Sıkıcı bulunan tarih derslerini eğlenceli kılarken yeni nesile, geçmiş nesile de araştırıp bilgilerini yeniden anımsamaları için ilham verdi ve bunları yaparken, "Tarihten ilham alındığını bunun bir kurgu olduğunu" belirtti.

 O bir kapı açtı kimileri içeri girip o büyülü dünyalarda, anlatmak istediklerini asıl anlamlarıyla anladı, kimileriyle o kapıların dışında kalıp O'nu acımasızca eleştirdi..

  Şarkılar yazdı Meral Okay, içi acısa da hep gülümsedi, güçlü bir kadın olarak, güçlü bir insan olarak, kendi yolundan gitmeyi tercih edecek olanlara, ilham ve öğütler verdi..

  Kanser olduğu haberinin üzerine, çirkin yorumlar yapıldı.. Kanuni'nin hayatını böyle yazdığı için cezalandırıldığını söyleyenler dahi oldu. Oysa bunu diyenlerin, çoğumuz gibi bir hoşgörü dinine mensup olmaları gerekmiyor muydu ?

 Aynı insanlar ölümün üzerinden de çirkin yorumlar yaptılar.. Oysa yine aynı sebepten dua etmeleri gerekmiyor muydu ? Hepimiz özgür değil miydik düşünmekte ? Hepimiz yaşamıyor muyduk aynı toprak üzerinde ve hepimiz, ölümün herkes için ne kadar acı olduğunu bilmiyor muyduk ?

 Adını dahi duymayanlar üzüntülerini dile getirdiler, "Meral Okay ölmüş" dendiğinde anlamayıp "Muhteşem Yüzyılın senaristi" dendiğinde anlayabilenler.

 Sonra takdir edersiniz ki, Meral Okay, bizler için çok kıymetli ama kimileri için kıymeti olmayan o güzel insan, Badem gözlü oldu her ölen gibi.. 


 "Her yerdiğimiz ölünce badem gözlü olur ya hani, Meral Okay'a ağzına geleni söyleyen densizler, taziye mi bildirir oldular ?" ve yaptılar.. Taziyelerini bildirdiler.. Eleştiri ile hakareti ayıramayanlar üzüldüklerini söylediler..

 Peki ne mi oldu, o duygusal, o içten, gülen gözlerin sahibi kadın, giderken ayakkabıları kapının önüne kondu, kendisi bir sedye ile ayrıldı evinden, eminim yüzünde gülen ifadesiyle, biricik aşkı sevdiği Yaman'ının yanına gitmeyi beklerken, O'nun cesaret edip anlattıkları bizleri büyülemeye devam edecek..

  Ve eminim ki, "Diziye ne olacak yaaa" diyenlerle, "Sevdiğine kavuştu ve bizlere cesaretini bıraktı giderken" diyenler, O'nun buralardan gidişini ayrı saflardan izleyecek..

6 Nisan 2012 Cuma

Çok Yakında..

Farkettim ki bazı şeyler hakkında henüz yazmamışım..

Haftaya Çarşamba, size "benim gözümden" çok sevdiğim 2 diziden bir diğerini ve içindeki küçük matruşkayı anlatmaya karar verdim..

:) Gerçi bana belli olmaz haftaya derim oturup şimdi yazıveririm. Kimbilir..

13 Mart 2012 Salı

L&M hakkında..

 Malumunuz #leylailemecnunuseviyorum TT oldu twitter'da. Bendeniz de 160 karaktere sığdıramadım düşüncelerimi, bir yazı yazmak istedim..

 Biz Leyla ile Mecnunu sevdik, fazlasıyla sebebi o mahalle bizim mahallemizdi, L&M bizim küçüklüğümüzdü, ilk aşkımızdı, para üstü yerine sakız veren bakkaldı, yokuş aşağı vurdurulan arabaydı, sevdiğimizle konuşmak için çeşitli yollar denemekti. L&M bizdik.. En özlediğimiz yanlarımızdı..

-Di'li geçmiş zamanın büyüsüne kapılmayın a dostlar.. Leyla ile Mecnun aynada kendimizi değil sevdiğimizi görmekti..

 Şimdilerde sosyal medyada bi bölünmüşlük var dizi üzerinden, "Sedef çok tatlı", "Şirin harbiden şirin.", "Mecnun'a noldu?" , "İsmail Abi'ye naptılar.."

 Eminim ilk sezondan bu yana izleyen herkes asıl Leyla'yı (Ezgi Asaroglu) ve Arda'yi (Ushan Çakır) bir şekilde özlüyor,fakat hepimiz biliyoruz ki, bir dizinin içinde, evimize konuk ettiğimiz mahallenin içindeki gibi gelişmedi olaylar.. Hepimiz biliyoruz ki artık geri dönmeyecekler..

  "Dizi kendini tekrarlıyor" diyenlere de şaşırıyorum aslında. Dizinin senaristi Burak Aksak'ın da bir insan olduğunu unuttunuz mu demek istiyorum ve ekliyorum, siz kendinizi hiç tekrarlamıyor musunuz? Aşık olma eylemini başka insanlar üzerinde yaşamıyor musunuz, ya da gün içinde yaşadığınız bir şeyi eskiden de yaşamış gibi olma durumuna "De javu" demiyor musunuz ?

  Bazıları da var ki beni ekstra şaşkınlığa sürüklüyorlar, sevgili damacanalar, hatırlatmak isterim ki, siz izlediğiniz bölümü eleştirirken adamlar 3 bölüm sonrasını çekiyorlar,yani yazdıklarınızla kimseyi etkilemiyorsunuz o yüzden ukala tavırlarınızı efendice cebinize sokun,sevmeyebilirsiniz eleştirebilirsiniz ama atını çıkarmayın işin.hem daha evvel izlediğiniz konaklı köşklü durumlarda eş değiştirilen sahnelere hiç içerlemediniz de L&M söz konusu olunca mı içerliyorsunuz. Ayrıca "bizim dizimizi şu bu o izlemesin" de ne demektir ? Sana mı özel çekildi o dizi ? Hiç bi saygın yok karda kışta çekimlerde bulunan ekibe ? Bir sahne kaç defa çekiliyor haberin var mı senin ? Sen uyurken o insanların dişleri nasıl vuruyor birbirine biliyor musun ? Bir buçuk saat seni güldürebilirlerse övgüler yağdırıyorsun ama güldüremezlerse "Gülmedim -.-" diyerek basıyorsun eksiyi öyle mi ? Eğer seni güldürürlerse evini açıyorsun güldürmezlerse, hepsi tuvalet terliği. Yani diyorum ki sayın izleyen bey/hanım sizin ağzınızdan çıkanla kulağınızın duyduğunun tuttuğunu hiç görmedim ben.

 Bende neticede bir izleyiciyim.. Benimde hoşuma giden gitmeyen yanları var dizinin, alıştığım alışamadığım yanları ama kendime saklıyorum en iyi arkadaşınızın bile iyi olduğu zamanları kendini kötü hissettiği zamanları var, kendini kötü hissettiğinde "Git burdan be duş perdesi" diyo musunuz? L&M öyle bir dizidir ki bizim gibiler için, Şimdi çıkıp gelseler  "Ee naptınız hafız aç mısınız, geçin içeri at kokuyo ama havalandırırız bişey olmaz,masanın üstünde sakız falan da var geçin bakın rahatınıza" derim. Yadırgamam evden içeri girişlerini. Hatta evdeki plazma Yavız'ın, arabanın anahtarları da İskender abimindir, Erdal bakkal için çekirdek, İsmail abi içinse kiloyla üzüm alırım.Bu böyledir.

 "Tadında bıraksalar" diyenler var birde, neticemin otoritesi, sen tadında bıraksan ya diziyi ? Şimdi bıraksalar bunu diyen yarın şunu diyecek, "Bitmeseydi keşke yeaaa.." İşte bu yüzden bir bok olmuyor bizden, elimizdekinin kıymetini bilmiyoruz diye, bir diziyi önce seviyoruz sonra yokedene kadar neticemizi yırtıyoruz. Bittiğinde de başa dönüyoruz, badem gözlü oluyor çünkü, tek dizilerde değil herşeyde böyleyiz aslında, sevdiğimiz insanda, en iyi dostumuzda, kıymetini bilmediğimiz tüm sanatçılarımızda..

 O yüzden ben derim ki; Leyla ile Mecnun'un kıymetini bilin, içinde Leyla'sı olsa da olmasa da, kaç kişi vardır dünya üzerinde sevdiği gitti diye mahallesini terkeden ? Sizde #leylailemecnunuseviyorum diyorsanız eğer, terketmeyin, sahip çıkın, siz uyurken, her pazartesinin o iğrenç sendromunu üzerinizden gelip alıp götürmek için saatlerce sette çalışan insanları düşünün.. El sallayın gemilere, gelmeyeceğini bilseniz bile..