Eğer herhangi bir savaştan çıkıyorsan attığın ilk adımı şunu bilerek atmalısın, "Bir gün herşey daha iyi olacak.." ve inanmalısın, daha önce yaptığını yine yapabilirsin.. Yine iyi olabilirsin..
Çünkü her savaş biraz daha büyütür insanı ve her savaşın sonunda, daha da güçlenirsin. Eğer üstünün başının yırtılmış olmasına, hayatını taşımaktan bitkin düşmüş ayaklarına, savaşırken zorla çamura bulanmış yüzüne ve ortasında tek başına kaldığın çöle takarsan kafanı, kazansan da kaybetmiş sayılırsın..
Barış içinde yaşarken birden çıkmaz savaşlar, hepsinin bir nedeni vardır ve unutulmaması gereken, asla tek taraflı olmamıştır hiç birşey, bir savaşın sorumluluğunu tek bir kişiye yıkmak fazlasıyla yanlıştır.. Asıl gerçek, sebeplerdir. Ne olduğunun bir önemi yok, seni bu noktaya getirmiş olmalarıdır önemli olan.. Ve tüm bunların ortasında o çölde öylece dururken,boş bakarken etrafa yalnız olduğunu farkedersin, savaştan önce güldüklerin beraber eğlendiklerin, seni çok sevdiğini söyleyenler, yanında olduğunu dile getirip destekleyenler yoktur yanında, arkanda, etrafında.. Sadece rüzgar sıvazlar sırtını, gözyaşlarını silmek ister gibi..
Böyle zamanlarda "düşünme ve dinlenme" payı istersin.. Ama insanlar bunu "kaçmak, pes etmek, umursamamak" olarak algılarlar. Ama onlara aldırmamak senin elinde.. Aldırmaz da atarsan adımlarını eskisi gibi, yürümeyi yeniden öğrenir gibi.. O zaman bir adım daha büyürsün, hayata karşı "yine" galip gelerek.. Sadece güçlü olduğunu bil.. Zihninin karmaşasını sev yine, neyi seviyorsan onu sev, ama önce kendini sev..
Yürüdükçe önce yüzündeki ifade silinecek, sonra yaraların iyileşecek, en sonunda gülümseyeceksin..
Ve savaşın sonu ne olursa olsun, unutma eğer bu hayat "seninse" galip geleceksin..
29 Nisan 2012 Pazar
26 Nisan 2012 Perşembe
Magazinden tiksinenler derneği !
Eskiden magazin denen şey eğlendiren içi boş haberlerden oluşurdu. "Şuna şunu sorduk buna bunu dedik" gibi boş içeriklerle insanları eğlendirirdi magazin haberleri.
Şimdilerde ise gelişen üstün magazin yamyamlığı ile yakında varacağı nokta, Lady Diana'nın ölümüne sebep olan, Anna Nicole Smith'i ölü bulunduğu evde fotoğraflayan zihniyetten başka da birşey olmayacak malesef.
Ayrıca ortaya çıkan psikopat hayranlıklar da ne yazık ki bu tarz magazin programlarının eseridir bana göre. Çünkü sevilen birinin hayatını sere serpe o ekranda gördükçe bazı insanlar "o hayata karışma ve müdahale etme hakkı"na sahip olduklarını sanmaya başlıyorlar.
Peki ya magazin ile birebir muhattap olmak zorunda kalanlar ? Canavarlaşan magazinden uzak durmak istediklerinde "Biz olmasak siz hiçsiniz, halka sizi biz tanıtıyoruz" gibi söylemlere maruz kalıyorlar, bir roportaj verseler kesilip kırpılarak yayınlanıyor. Sonra gelsin açıklamalar.
Düzgün sevmeyi bilmeyipte kendini magazine adayan izleyici kitlesi de, yalan dahi olsa her habere inanıyor.
Öyle ki, hedef haline getirdikleri birini bir dedikodunun üzerine, o kitle ile beraber harcıyor magazin "servis"leri.
Eğer konuşmamayı tercih ediyorsa hedefledikleri, bu kez konuşturana kadar üstüne gidiyorlar yalan haberlerle oluşturdukları girdabın içine akıllarına kim gelirse katıyorlar..
Onlar için kim olduğunuzun ya da bir kalbiniz olup olmadığının önemi yok, açıklamanız yeterli gelmezse bu kez farklı yollar izliyorlar.
Yıprandınız mı, mutsuz musunuz, yaralandınız mı umurlarında değil. Çünkü kendi krallıklarında bir soytarı olarak görüyorlar: "Biz haber yapmasak hiçsiniz!" diyorlar.
Herşeye ve herkese saygı duymak gerek belki ama bu kadar canavarlaşmak bu kadar yamyamlaşmak niye ? Talep eden kitlenin gözünü doyurmak için mi ? Peki ya hedef olanlar ? Onlar insan değil mi ?
Şimdilerde ise gelişen üstün magazin yamyamlığı ile yakında varacağı nokta, Lady Diana'nın ölümüne sebep olan, Anna Nicole Smith'i ölü bulunduğu evde fotoğraflayan zihniyetten başka da birşey olmayacak malesef.
Ayrıca ortaya çıkan psikopat hayranlıklar da ne yazık ki bu tarz magazin programlarının eseridir bana göre. Çünkü sevilen birinin hayatını sere serpe o ekranda gördükçe bazı insanlar "o hayata karışma ve müdahale etme hakkı"na sahip olduklarını sanmaya başlıyorlar.
Peki ya magazin ile birebir muhattap olmak zorunda kalanlar ? Canavarlaşan magazinden uzak durmak istediklerinde "Biz olmasak siz hiçsiniz, halka sizi biz tanıtıyoruz" gibi söylemlere maruz kalıyorlar, bir roportaj verseler kesilip kırpılarak yayınlanıyor. Sonra gelsin açıklamalar.
Düzgün sevmeyi bilmeyipte kendini magazine adayan izleyici kitlesi de, yalan dahi olsa her habere inanıyor.
Öyle ki, hedef haline getirdikleri birini bir dedikodunun üzerine, o kitle ile beraber harcıyor magazin "servis"leri.
Eğer konuşmamayı tercih ediyorsa hedefledikleri, bu kez konuşturana kadar üstüne gidiyorlar yalan haberlerle oluşturdukları girdabın içine akıllarına kim gelirse katıyorlar..
Onlar için kim olduğunuzun ya da bir kalbiniz olup olmadığının önemi yok, açıklamanız yeterli gelmezse bu kez farklı yollar izliyorlar.
Yıprandınız mı, mutsuz musunuz, yaralandınız mı umurlarında değil. Çünkü kendi krallıklarında bir soytarı olarak görüyorlar: "Biz haber yapmasak hiçsiniz!" diyorlar.
Herşeye ve herkese saygı duymak gerek belki ama bu kadar canavarlaşmak bu kadar yamyamlaşmak niye ? Talep eden kitlenin gözünü doyurmak için mi ? Peki ya hedef olanlar ? Onlar insan değil mi ?
İkinci kez: Kuzey Güney
Dün "Bir bölümde bütün dengeler nasıl değişir, seyirci kitlesi nasıl koltuğunda ters döner." başlığı altında bir Kuzey Güney izledik.
Bu açıdan bakınca, bana yine senaristleri yanaklarından öpmek ve oyuncuları tebrik etmek düştü ve bu yazıyı böyle yazmaya karar verdim. (Normalde yaptığım birşey olmamasına karşın,diziyi de çok seviyosam demek ki.)
Bu açıdan bakınca, bana yine senaristleri yanaklarından öpmek ve oyuncuları tebrik etmek düştü ve bu yazıyı böyle yazmaya karar verdim. (Normalde yaptığım birşey olmamasına karşın,diziyi de çok seviyosam demek ki.)
Handan Hanım'ı sevmeyen kitle olarak ona üzüldük, Kuzey'in sakin tavırlarına ve yolunda giden işlerine şaşırdık, sakin ve sessizce ilerlemeyi tercih eden Güney'in agresifleştiğine, Zeynep'in azimle taşı delişine, Cemre'nin acıyla mücadelesine, Venüs'ün yaşadığı çaresizlik karşısında kendisini kaybetmesine ve Sami'nin oğluna (Kuzey'e) sonsuz güvenine ve Barış'ın nasıl bir çakal olduğuna tanık olduk.
Ferhat (Farat) , yine pis adamın teki olarak, Ebru Hanımsa teamüllere gayet iyi uyan bir Valide Sultan olarak kalmaya devam etti.Simay merakının kurbanı olarak kendisini "horozunun çöplüğünde" buldu.
İşin açıkçası, kaç bölümdür herhangi bir tartışmada annesinin rahatlıkla zaptedebildiği, istenmediğini anladığında çocuk gibi ayağını yere vurarak kapıyı çarpıp çıkan, gelen tehlikelere karşı (Ebru Hanım'ın tehditleri, Barış'ın çakallıkları ve Simay'ın şantajı) genelde karşısındakinin sinirini bozan bir sakinlikle davranan Güney, bu bölümde (evine gelen zarftan sonra) değişimini oluşturmaya başladı. Elindeki kozu açık oynayarak, Barış'ın yüzündeki "yaban çakalı" gülümsemesini alaşağı etti, Ebru Hanım'ın gazabını da Barış ve Venüs'e yöneltti. Bağırdığı anda Banu'nun yerinde olmak istemediğimiz aşikar değil mi sayın okur ?
Güney, Şekip Bey'in toplantısına davetsiz lapin gibi bir sıçrayışla girdiğinde ise tek bir bakışa (evet bildiğin tek bir bakış.) karşısındakini küçümseyip,kendisini üstün gördüğünü,kendisine sonuna kadar güvenip,karşısındakinin bi haltı beceremeyeceğini sığdırdı. Fakat sonuç umduğu gibi olmadığı için bu kez "Arabadan indirilen" Güney oldu..
Handan Hanım'a gelince, onun üzerinden, "çevresindekileri iterek kendisini yalnızlığa mahkum eden" insanların dramını izledik bir yerde, bankadan gelen doğum günü mesajına sevinip önce kıymetli oğlunu aramasına rağmen Güney vaktini parayla değiştirerek "Hesabına para yatırdım,git kendine birşeyler al" dedi annesine, böylece Handan hanım, "yalnızlaşma" evrimini tamamlayıp karaya vurdu..
"Yaban Çakalı" Barışsa,Venüs'le yüzükleri atmanın sevinciyle, Cemre'yi Güney'e karşı kullanıp bu sayede Banu ve Güney'i ayrıma planlarında kararlı adımlarla ilerlemeye başladı.
Kuzey gayet sakindi, tıpkı çöpten Simay çıkana kadar.. Kısaca bu bölümde biraz ekilenlerin biçildiği (Handan Hanım-Simay-Venüs..Zeynepte demek isterdim ama azkalsın kendisi Hüsük tarafından biçilecekti.) karakterlerin birbirleriyle yer değiştirdiği bir bölüm oldu.
*Bu arada dizide bakışlarıyla oynayan adama dikkat edin. Hiç konuşturmasalar da, size bakışlarıyla karşısındakini küçümsediğini, nefret ettiğini, kıskandığını, sevdiğini kısaca yazılarak anlatılabilecek her duyguyu bakarak size verebilecek bir adam var orda, daha önceki yazılarda da belirttiğim gibi. (Okuduğunuzu anladığınıza ve "Kim o adam" demediğinize inanarak yazıyı sonlandırıyorum.)
* Sami Baba seni seviyoruz :) (Bunu da söylemesem olmazdı, gerçekten. :))
Ferhat (Farat) , yine pis adamın teki olarak, Ebru Hanımsa teamüllere gayet iyi uyan bir Valide Sultan olarak kalmaya devam etti.Simay merakının kurbanı olarak kendisini "horozunun çöplüğünde" buldu.
İşin açıkçası, kaç bölümdür herhangi bir tartışmada annesinin rahatlıkla zaptedebildiği, istenmediğini anladığında çocuk gibi ayağını yere vurarak kapıyı çarpıp çıkan, gelen tehlikelere karşı (Ebru Hanım'ın tehditleri, Barış'ın çakallıkları ve Simay'ın şantajı) genelde karşısındakinin sinirini bozan bir sakinlikle davranan Güney, bu bölümde (evine gelen zarftan sonra) değişimini oluşturmaya başladı. Elindeki kozu açık oynayarak, Barış'ın yüzündeki "yaban çakalı" gülümsemesini alaşağı etti, Ebru Hanım'ın gazabını da Barış ve Venüs'e yöneltti. Bağırdığı anda Banu'nun yerinde olmak istemediğimiz aşikar değil mi sayın okur ?
Güney, Şekip Bey'in toplantısına davetsiz lapin gibi bir sıçrayışla girdiğinde ise tek bir bakışa (evet bildiğin tek bir bakış.) karşısındakini küçümseyip,kendisini üstün gördüğünü,kendisine sonuna kadar güvenip,karşısındakinin bi haltı beceremeyeceğini sığdırdı. Fakat sonuç umduğu gibi olmadığı için bu kez "Arabadan indirilen" Güney oldu..
Handan Hanım'a gelince, onun üzerinden, "çevresindekileri iterek kendisini yalnızlığa mahkum eden" insanların dramını izledik bir yerde, bankadan gelen doğum günü mesajına sevinip önce kıymetli oğlunu aramasına rağmen Güney vaktini parayla değiştirerek "Hesabına para yatırdım,git kendine birşeyler al" dedi annesine, böylece Handan hanım, "yalnızlaşma" evrimini tamamlayıp karaya vurdu..
"Yaban Çakalı" Barışsa,Venüs'le yüzükleri atmanın sevinciyle, Cemre'yi Güney'e karşı kullanıp bu sayede Banu ve Güney'i ayrıma planlarında kararlı adımlarla ilerlemeye başladı.
Kuzey gayet sakindi, tıpkı çöpten Simay çıkana kadar.. Kısaca bu bölümde biraz ekilenlerin biçildiği (Handan Hanım-Simay-Venüs..Zeynepte demek isterdim ama azkalsın kendisi Hüsük tarafından biçilecekti.) karakterlerin birbirleriyle yer değiştirdiği bir bölüm oldu.
*Bu arada dizide bakışlarıyla oynayan adama dikkat edin. Hiç konuşturmasalar da, size bakışlarıyla karşısındakini küçümsediğini, nefret ettiğini, kıskandığını, sevdiğini kısaca yazılarak anlatılabilecek her duyguyu bakarak size verebilecek bir adam var orda, daha önceki yazılarda da belirttiğim gibi. (Okuduğunuzu anladığınıza ve "Kim o adam" demediğinize inanarak yazıyı sonlandırıyorum.)
* Sami Baba seni seviyoruz :) (Bunu da söylemesem olmazdı, gerçekten. :))
25 Nisan 2012 Çarşamba
Pragma ve Labirentteki Çocuk: Buğra Gülsoy
Dar sokaklardan kalabalığı yara yara ulaştığınız bir odanın içindesiniz..
Bir seri katilin nefesiyle aranızda bir sadece bir cam var..
Masum olmanızın bu güne kadar yaşadığınız hayatın hiç bir önemi yok üstelik.
Öldürmek için kendine göre haklı sebepleri olan bir seri katilin bakışlarına maruz kalıyorsunuz..
Ne yapardınız ? Kaçıp gider miydiniz, yoksa onun savunmasını, sebeplerini mi dinlerdiniz ? Peki ya bir parti verselerdi, gider miydiniz?
Kaçıklık gibi geliyor değil mi ? Kaçmaya niyetlendiniz ?
Oysa bir çok insan dinledi onları, izledi bu deneye şahit oldu..
4 seri katil cam bir hücrenin içindeydiler. 5.si yerde yatıyordu.
Pragma sezonu kapalı gişe oynayarak kapattı.
G.E.T in yani Gülsoy, Erkan ve Teoman üçlüsünün tiyatroya ilk armağanı olan Pragma kiminizin kanını dondurdu, kiminizi şaşkınlaştırdı, kiminizi rahatsız etti.
Oyunun yazarı, yönetmeni ve yakalanmasına sebebiyet veren son kurbanı 12 yaşında olan Ted Bundy'e hücrede hayat veren Buğra Gülsoy suça giden yolda, onların ayak izlerini takip etti, seslerini dinledi, soluklarını hissetti kimi zaman belki..
Zaten her seferinde, G.E.T 'in suç ve suç psikolojisi üzerinde çalışacağını da söylemişti..
Eğer mimar, oyuncu, tiyatrocu, metin yazarı, grafiker, fotoğraf aşığı ya da Pragma partisindeki son marifetiyle DJ olmasaydı da psikolog olsaydı Buğra Gülsoy, eminim tanıdıklarımızdan çok farklı olurdu. Yani klasik psikolog kafasıyla "Eveeeet hayatımızda yeni bir sayfa açıyooruuuz, söyleyeceklerim budur, şimdi alayım 200 lirayı." demek yerine, mutlaka hastalarıyla vakit geçirip birebir izlemek isterdi onların gün içindeki psikolojilerini. Çektiği kısa filmlerden de anlıyorsunuz psikolojiye dayatmalara olan merakını. Oyunu yazdığı süre içerisinde de sadece Ted Bundy olmamış, bazen Ramirez olmuş, bazen Chikatilo..
Ben kendisini ilk gördüğümde Tolga'ydı ekranda. (Çok özür diliyorum ama boktan bir diziyi izlememe sebep olmuşluğu vardı bu yüzden.) Sonra Vural oldu, şimdi Güney.. Güney olurken bir yandan haftanın 2 günü Ted Bundy oldu bu sezon.
Fakat benim kısa bir süre konuşup tanışma fırsatı bulduğum asıl Buğra Gülsoy, çok güzel gülen yüzünün altında kendi labirentinde dolaşan ve aralarda orda kaybolmayı seven bir çocuk gibi.. Üretiyor o labirentte, koşuyor, geri dönüyor, buluyor kaybediyor..Arada sert taşlar atıyorsunuz ona.. Siz umursamadığını sanıyorsunuz belki ama kırgın bakıyor size, iki üç söze O'nun bütün bu yeteneklerini kurban ettiğiniz için, O birşeyler yapmak istedikçe, üretmeye yeltendikçe kimileri yılan dillerini acımasızca uzattıkları için.. Ve hepsinin dışında, topluma malolmuşluğunun altında O'nu ezmeye ve sahiplenmeye çalıştığınız için.. Üzücü olan, hayranlığın sadece, yüze, dış görünüme olması, oysa nice güzel oyunlar yazabilecek, sarsıcı filmler yapabilecek ve tehlikeli bir deliyi, çoklu kişilik bozukluğu olan birini, anksiyete dolayısıyla duygu dalgalanmaları yaşayan birini, engelli birini çok rahat canlandırabilecek ve bunları yaparken sizi duygular arasında hızlı geçişlerle sarsabilecek bir adamdan söz ederken, sadece "Ay yerim onun gözlerini yeaaa, ay çok taş hacı yeaaa, eli yüzü bidi bidi" demek malesef ki sığ..
Sorsanız anlatacak öğretecek çok şeyi olan bir adamı -ki bu adam siz konuşmadan sizinle konuşmuyorsa bu onun şımarıklığından değil, "insan" oluşundandır. Şöhreti üzerine giyen her insan, insani duygularını vestiyere bırakmıyor sonuçta.- sadece güzelliği ile yargılamayın. Portreyi unutup asıl Dorian'a bakın..
Haftanın 6 günü sette, size Güney'i anlatan, iki günse seri katil olan bu adamı güzelliği ya da başka şeylerle yargılamayın.. Eğer hayransanız tek yapmanız gereken kollarınızı açmak, o zaman zaten gülümsediğini göreceksiniz. Ama "her şey yakışıyor, ağlamak bile" diyorsanız, üzgünüm ama siz hayran bile değilsiniz.
Neyse, tamamen kendi görüşlerimi paylaştığım bu yazının sonunda, O'ndan birşeyler öğrenmek istiyorsanız eğer, sizin için hazirana kadar Güney olacak, sonra Ekim'de Pragma yeniden başlayacak, kaçırdıysanız yeniden görmek istiyorsanız, gelecek sezonu bekleyin, ama belki turneye çıkarlar da şehrinize gelirlerse aman diyim es geçmeyin..
Bir seri katilin nefesiyle aranızda bir sadece bir cam var..
Masum olmanızın bu güne kadar yaşadığınız hayatın hiç bir önemi yok üstelik.
Öldürmek için kendine göre haklı sebepleri olan bir seri katilin bakışlarına maruz kalıyorsunuz..
Ne yapardınız ? Kaçıp gider miydiniz, yoksa onun savunmasını, sebeplerini mi dinlerdiniz ? Peki ya bir parti verselerdi, gider miydiniz?
Kaçıklık gibi geliyor değil mi ? Kaçmaya niyetlendiniz ?
Oysa bir çok insan dinledi onları, izledi bu deneye şahit oldu..
4 seri katil cam bir hücrenin içindeydiler. 5.si yerde yatıyordu.
Pragma sezonu kapalı gişe oynayarak kapattı.
G.E.T in yani Gülsoy, Erkan ve Teoman üçlüsünün tiyatroya ilk armağanı olan Pragma kiminizin kanını dondurdu, kiminizi şaşkınlaştırdı, kiminizi rahatsız etti.
Oyunun yazarı, yönetmeni ve yakalanmasına sebebiyet veren son kurbanı 12 yaşında olan Ted Bundy'e hücrede hayat veren Buğra Gülsoy suça giden yolda, onların ayak izlerini takip etti, seslerini dinledi, soluklarını hissetti kimi zaman belki..
Zaten her seferinde, G.E.T 'in suç ve suç psikolojisi üzerinde çalışacağını da söylemişti..
Eğer mimar, oyuncu, tiyatrocu, metin yazarı, grafiker, fotoğraf aşığı ya da Pragma partisindeki son marifetiyle DJ olmasaydı da psikolog olsaydı Buğra Gülsoy, eminim tanıdıklarımızdan çok farklı olurdu. Yani klasik psikolog kafasıyla "Eveeeet hayatımızda yeni bir sayfa açıyooruuuz, söyleyeceklerim budur, şimdi alayım 200 lirayı." demek yerine, mutlaka hastalarıyla vakit geçirip birebir izlemek isterdi onların gün içindeki psikolojilerini. Çektiği kısa filmlerden de anlıyorsunuz psikolojiye dayatmalara olan merakını. Oyunu yazdığı süre içerisinde de sadece Ted Bundy olmamış, bazen Ramirez olmuş, bazen Chikatilo..
Ben kendisini ilk gördüğümde Tolga'ydı ekranda. (Çok özür diliyorum ama boktan bir diziyi izlememe sebep olmuşluğu vardı bu yüzden.) Sonra Vural oldu, şimdi Güney.. Güney olurken bir yandan haftanın 2 günü Ted Bundy oldu bu sezon.
Fakat benim kısa bir süre konuşup tanışma fırsatı bulduğum asıl Buğra Gülsoy, çok güzel gülen yüzünün altında kendi labirentinde dolaşan ve aralarda orda kaybolmayı seven bir çocuk gibi.. Üretiyor o labirentte, koşuyor, geri dönüyor, buluyor kaybediyor..Arada sert taşlar atıyorsunuz ona.. Siz umursamadığını sanıyorsunuz belki ama kırgın bakıyor size, iki üç söze O'nun bütün bu yeteneklerini kurban ettiğiniz için, O birşeyler yapmak istedikçe, üretmeye yeltendikçe kimileri yılan dillerini acımasızca uzattıkları için.. Ve hepsinin dışında, topluma malolmuşluğunun altında O'nu ezmeye ve sahiplenmeye çalıştığınız için.. Üzücü olan, hayranlığın sadece, yüze, dış görünüme olması, oysa nice güzel oyunlar yazabilecek, sarsıcı filmler yapabilecek ve tehlikeli bir deliyi, çoklu kişilik bozukluğu olan birini, anksiyete dolayısıyla duygu dalgalanmaları yaşayan birini, engelli birini çok rahat canlandırabilecek ve bunları yaparken sizi duygular arasında hızlı geçişlerle sarsabilecek bir adamdan söz ederken, sadece "Ay yerim onun gözlerini yeaaa, ay çok taş hacı yeaaa, eli yüzü bidi bidi" demek malesef ki sığ..
Sorsanız anlatacak öğretecek çok şeyi olan bir adamı -ki bu adam siz konuşmadan sizinle konuşmuyorsa bu onun şımarıklığından değil, "insan" oluşundandır. Şöhreti üzerine giyen her insan, insani duygularını vestiyere bırakmıyor sonuçta.- sadece güzelliği ile yargılamayın. Portreyi unutup asıl Dorian'a bakın..
Haftanın 6 günü sette, size Güney'i anlatan, iki günse seri katil olan bu adamı güzelliği ya da başka şeylerle yargılamayın.. Eğer hayransanız tek yapmanız gereken kollarınızı açmak, o zaman zaten gülümsediğini göreceksiniz. Ama "her şey yakışıyor, ağlamak bile" diyorsanız, üzgünüm ama siz hayran bile değilsiniz.
Neyse, tamamen kendi görüşlerimi paylaştığım bu yazının sonunda, O'ndan birşeyler öğrenmek istiyorsanız eğer, sizin için hazirana kadar Güney olacak, sonra Ekim'de Pragma yeniden başlayacak, kaçırdıysanız yeniden görmek istiyorsanız, gelecek sezonu bekleyin, ama belki turneye çıkarlar da şehrinize gelirlerse aman diyim es geçmeyin..
19 Nisan 2012 Perşembe
Kuzey Güney Çarşambası..
İki zıt kardeşin öyküsünün anlatıldığı bir hikaye Kuzey Güney.. Öyle bir hikaye ki.. "Sen onunla ne yaşadın ki, niye bu kadar önemlisin, o çizgi dudağından öptü diye mi?" derken Cemre, Cemre oluyoruz bazen.. Çünkü hepimizin bir yenilgisi var hayatımızda aşıkken yaşadığımız..
"Sen bana arabadan in diyosun yani" derken Kuzey, Kuzey oluyoruz.. O çaresizlikte boğuluyor, dalıp gidiyoruz.. Onun çaresiz bakışları arasında biterken dizi, bizi kendi hayatımızda yaşadığımız çaresizlikleri anımsamak üzere anılarımızla baş başa bırakıyor..
"Hepiniz onun yanındasınız, Ali'si Cemre'si, hatta sen bile!" derken annesine Güney.. Bu kez Güney oluyoruz.. Çünkü hepimizin zaman zaman saf değiştiren sevdikleri olmuştur.. Ya da belki hepimizin etrafında en azından Güney kadar hırslı bi adam vardır..
O rakı masasının başında düşünceli otururken Sami Baba, biz de düşünüyoruz.. babalarımızın belki de bize babalık eden annelerimizin dalıp gittiklerinde neler düşündüklerini..
Oğlunu kayıran bir annenin feryadını duyarken, küçükken hep suçlu geçen çocukluğumuzu, kardeşlerimiz için yediğimiz dayakları anımsıyoruz belki.. (Not: İş bu pigme tek çocuktur.)
Ali ve Kuzey konuşurlarken dostlarımızı anımsıyoruz.. Bizim için herşeyi yapan.. Akrabalarımız yüzümüze kapıları kapatırken bize kapısını açan vefalı dostlarımızı.. Güneyse vefasız bir dost, işi düşünce tanıyan bir akraba gibi daha çok..
Gülten Hanım, gerçek bir anne, Gülten anne.. Benim annem gibi en azından.. Evladına arkadaş olmaya çalışan, onu twitterda bile yalnız bırakmayan, dünyalar tatlısı bir anne.. İstiyor ki kızı çekmesin kendi çektiklerini, istiyor ki, onun olmayan parlak geleceği kızının ellerinde yeşersin.. "Kaçıp gitmek çözüm değil" derken Cemre'ye, pes etmememizi isteyen düştüğümüzde yerden kaldıran kendi annemizi anımsatıyor bize..
Handan hanımsa, öteki annelerden.. Kendi yaşayamadıklarını oğlunun hırslarında büyüten, sahip olamadıklarına sahip olmanın yolunu açabilmek için kendisi olmaktan vazgeçen.. (Hatırlarsınız, Ebru Hanımlara giderken saçlarını boyatmıştı el bezi.) Tabi ki kendisinden tiksindiğimizden onun yerine koyamıyoruz kendimizi.
Barış Güney'in istediği imkanlarla doğmuş olmanın rahatlığı içinde, koltuğunda gülümserken, Banu tüm takıntısıyla Güney'e aşıkken ve Ebru hanım tüm otoritesiyle çocuklarını valide sultan gibi yönetirken.. Anımsıyoruz.. Birine takıntı derecesinde aşık olanları, bu takıntılar yüzünden rahatsızlık derecesine varan olayları.. Baskı altında kalanların sınıfları ne olursa olsun o baskıdan bir çıkış yolu bulduklarını..
Bütün bu karakterlerin bize dokunmasını sağlayan öncelikle hikayeyi böylesine güzel yazan senaristler, Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu, daha önce de Aşk-ı Memnu'yu kusursuzca uyarlayıp bizlere Aşk-ı Memnu perşembesini hediye etmişlerdi..
İki farklı kardeşi, iki farklı anneyi, iki farklı babayı (dizinin ilk bölümlerinde Atilla Sinaner vardı bilmeyenler ve yeni başlayanlar için..şimdiyse Hüsük var gerçi :)) iki farklı kızı, iki farklı mafya babasını (ya da herneyse) anlatıyor bize senaristler.. Aslında dizinin adı Kuzey Güney, iki kardeşin adını taşıyor olsa da dikkat ettiğinizde dizide her iyinin bir zıttı var.. Belki bu yüzden seviyoruz onları, iyinin yanında kötüyü de güzel işledikleri için..
Farkındayım hakkında yazmadığım 4 karakter var..
Fakat ben Simay Ferhat ve Sümer üçlüsü hakkında gerçek hayatta diğerleri nasıl varsa onlarda var diyerek sıyrılıp Zeynep'e geçmek istiyorum..
Zeynep sonradan geldi, İtalya'dan.. (İtalyadan gelen kızın ne işi olur la lise terk Kuzeyle diyenler için: Ben dizide mantık hatası aramıyorum, kendi hayat hikayelerimizde mantık hatalarıyla dolu, önceden aşık olduğunuz adam ve kadınlara bakın diyorum.) Fakat bir çoğumuzun hiç sevmediği Zeynep, Kuzey'in Cemre yüzünden çektiği acıların panzehiri gibi, Cemre her defasında pişmanlığını Zeynep sayesinde büyütüyor içinde.. Ve dizideki Zeynep biz sevdiğimiz adamla konuşamazken, kabak çiçeği gibi açılıp onu elimizden alan kızı temsil ediyor.. Yıllarca sevdiğimizi söyleyemeyip kıvranırken o damdan düşer gibi alıp götürüyor adamı.. Bizde Cemre gibi bakakalıyoruz..
İşin özü, ben bir izleyici olarak senaristleri öpüyorum yanaklarından, hayatımızdan gelen geçen karakterleri böylesine güzel 1'e indirip analizlerini yapmamıza fırsat verdikleri için..
Ve dizinin oyuncularına kocaman tebrik kartları göndermek istiyorum, o ekrandan bizi duygularının içine çektikleri için.. Hani isim verip şu şu şu desem tüm kadro öylesine güzel oynuyor ki, karakterler üzerinden yazmak daha mantıklı geldi ki onlar başarılı olmasa, karakterlerle özdeşleştiremezdik onları..
Son olarak:
Pragma'nın son iki oyunu garajistanbul'da, Buğra Gülsoy'u (yani haftanın bir günü ekranda yılışık, kötü, pis Güney olarak izlediğimiz dünya sevimlisi bu adamı) bir de dünyanın en bilinen seri katili Ted Bundy olarak görmek istiyorsanız, son şansınız.. En azından bu sezonluk.. (ayrıca lütfen hiç bi rolde üzülmese şu adam. töbe yarabbim, "geçti ağlama bitti üzülme tamam gel kazık at ama gül tamam mı ?" diyesi geliyor insanın..)
"Sen bana arabadan in diyosun yani" derken Kuzey, Kuzey oluyoruz.. O çaresizlikte boğuluyor, dalıp gidiyoruz.. Onun çaresiz bakışları arasında biterken dizi, bizi kendi hayatımızda yaşadığımız çaresizlikleri anımsamak üzere anılarımızla baş başa bırakıyor..
"Hepiniz onun yanındasınız, Ali'si Cemre'si, hatta sen bile!" derken annesine Güney.. Bu kez Güney oluyoruz.. Çünkü hepimizin zaman zaman saf değiştiren sevdikleri olmuştur.. Ya da belki hepimizin etrafında en azından Güney kadar hırslı bi adam vardır..
O rakı masasının başında düşünceli otururken Sami Baba, biz de düşünüyoruz.. babalarımızın belki de bize babalık eden annelerimizin dalıp gittiklerinde neler düşündüklerini..
Oğlunu kayıran bir annenin feryadını duyarken, küçükken hep suçlu geçen çocukluğumuzu, kardeşlerimiz için yediğimiz dayakları anımsıyoruz belki.. (Not: İş bu pigme tek çocuktur.)
Ali ve Kuzey konuşurlarken dostlarımızı anımsıyoruz.. Bizim için herşeyi yapan.. Akrabalarımız yüzümüze kapıları kapatırken bize kapısını açan vefalı dostlarımızı.. Güneyse vefasız bir dost, işi düşünce tanıyan bir akraba gibi daha çok..
Gülten Hanım, gerçek bir anne, Gülten anne.. Benim annem gibi en azından.. Evladına arkadaş olmaya çalışan, onu twitterda bile yalnız bırakmayan, dünyalar tatlısı bir anne.. İstiyor ki kızı çekmesin kendi çektiklerini, istiyor ki, onun olmayan parlak geleceği kızının ellerinde yeşersin.. "Kaçıp gitmek çözüm değil" derken Cemre'ye, pes etmememizi isteyen düştüğümüzde yerden kaldıran kendi annemizi anımsatıyor bize..
Handan hanımsa, öteki annelerden.. Kendi yaşayamadıklarını oğlunun hırslarında büyüten, sahip olamadıklarına sahip olmanın yolunu açabilmek için kendisi olmaktan vazgeçen.. (Hatırlarsınız, Ebru Hanımlara giderken saçlarını boyatmıştı el bezi.) Tabi ki kendisinden tiksindiğimizden onun yerine koyamıyoruz kendimizi.
Barış Güney'in istediği imkanlarla doğmuş olmanın rahatlığı içinde, koltuğunda gülümserken, Banu tüm takıntısıyla Güney'e aşıkken ve Ebru hanım tüm otoritesiyle çocuklarını valide sultan gibi yönetirken.. Anımsıyoruz.. Birine takıntı derecesinde aşık olanları, bu takıntılar yüzünden rahatsızlık derecesine varan olayları.. Baskı altında kalanların sınıfları ne olursa olsun o baskıdan bir çıkış yolu bulduklarını..
Bütün bu karakterlerin bize dokunmasını sağlayan öncelikle hikayeyi böylesine güzel yazan senaristler, Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu, daha önce de Aşk-ı Memnu'yu kusursuzca uyarlayıp bizlere Aşk-ı Memnu perşembesini hediye etmişlerdi..
İki farklı kardeşi, iki farklı anneyi, iki farklı babayı (dizinin ilk bölümlerinde Atilla Sinaner vardı bilmeyenler ve yeni başlayanlar için..şimdiyse Hüsük var gerçi :)) iki farklı kızı, iki farklı mafya babasını (ya da herneyse) anlatıyor bize senaristler.. Aslında dizinin adı Kuzey Güney, iki kardeşin adını taşıyor olsa da dikkat ettiğinizde dizide her iyinin bir zıttı var.. Belki bu yüzden seviyoruz onları, iyinin yanında kötüyü de güzel işledikleri için..
Farkındayım hakkında yazmadığım 4 karakter var..
Fakat ben Simay Ferhat ve Sümer üçlüsü hakkında gerçek hayatta diğerleri nasıl varsa onlarda var diyerek sıyrılıp Zeynep'e geçmek istiyorum..
Zeynep sonradan geldi, İtalya'dan.. (İtalyadan gelen kızın ne işi olur la lise terk Kuzeyle diyenler için: Ben dizide mantık hatası aramıyorum, kendi hayat hikayelerimizde mantık hatalarıyla dolu, önceden aşık olduğunuz adam ve kadınlara bakın diyorum.) Fakat bir çoğumuzun hiç sevmediği Zeynep, Kuzey'in Cemre yüzünden çektiği acıların panzehiri gibi, Cemre her defasında pişmanlığını Zeynep sayesinde büyütüyor içinde.. Ve dizideki Zeynep biz sevdiğimiz adamla konuşamazken, kabak çiçeği gibi açılıp onu elimizden alan kızı temsil ediyor.. Yıllarca sevdiğimizi söyleyemeyip kıvranırken o damdan düşer gibi alıp götürüyor adamı.. Bizde Cemre gibi bakakalıyoruz..
İşin özü, ben bir izleyici olarak senaristleri öpüyorum yanaklarından, hayatımızdan gelen geçen karakterleri böylesine güzel 1'e indirip analizlerini yapmamıza fırsat verdikleri için..
Ve dizinin oyuncularına kocaman tebrik kartları göndermek istiyorum, o ekrandan bizi duygularının içine çektikleri için.. Hani isim verip şu şu şu desem tüm kadro öylesine güzel oynuyor ki, karakterler üzerinden yazmak daha mantıklı geldi ki onlar başarılı olmasa, karakterlerle özdeşleştiremezdik onları..
Son olarak:
Pragma'nın son iki oyunu garajistanbul'da, Buğra Gülsoy'u (yani haftanın bir günü ekranda yılışık, kötü, pis Güney olarak izlediğimiz dünya sevimlisi bu adamı) bir de dünyanın en bilinen seri katili Ted Bundy olarak görmek istiyorsanız, son şansınız.. En azından bu sezonluk.. (ayrıca lütfen hiç bi rolde üzülmese şu adam. töbe yarabbim, "geçti ağlama bitti üzülme tamam gel kazık at ama gül tamam mı ?" diyesi geliyor insanın..)
10 Nisan 2012 Salı
Meral Okay'ı Anlayabilmek: Bir uğurlama yazısı..
Genelde izlediğimiz dizi ya da filmlerin senaristlerini merak etmeyiz, bir çoğumuz izlediğiyle ilgilenir ve genelde dinlediğimiz şarkıların sözlerini yazandan çok, söyleyenle ilgileniriz.
Meral Okay, severek dinlediğimiz hikayelerin anlatıcısıydı. Bu devirde gerçek aşkı bulmak olağanca zorken, o "bir ölüye" belki ölesiye aşık bir kadındı..
Ve farketmesenizde o anlatılamayan daha önce anlatılmamış hikayelerin anlatıcısıydı hep..
Asmalı Konak, İkinci Bahar ve Muhteşem Yüzyıl bunların en bilinenleriydi..
O kendi gözünden gördüklerini, bizim ilgimizi çekecek şekilde anlatıyordu hep, böylece bizler meraklanıp araştırıyorduk..
Asmalı Konak keyifle izlenirken aşiretler hakkında düşünmeye itti bizi, sonrasında benzerleri yapılsa da taklit olmaktan öteye geçmedi..
Muhteşem Yüzyıl, çok tepkiler aldı, herkes tepki verdi bir yerinden ama herkes izledi.. Meraklandırmak istemişti yine yapılmayanı yaparak.. Tepki verenler bile kapalı kapılar ardında izlediler diziyi, kimileri "Koskoca Süleyman hareme sıkıştı kaldı" dedi, kimileri "Hürremden ve açık gezen cariyelerden" dem vurdu.
Çok büyük tepkiler gördü, ama hep anlattı, anlatmaya devam etti. "Ecdadımız!" diye ağlayanları dahi, araştırmaya itti. Bir çoğu sadece tarih kitaplarından bildiği "Pargalı" İbrahim Paşa'nın, önce makbul sonra maktul olduğunu öğrendi, sadece Kanuni Sultan Süleyman'ın nikahlı eşi olarak bildiğimiz ve tarihimizde değişik bir rolü olan Hürrem'in aslında kim olduğunu araştırmaya itti.. Bir çokları tarih kitaplarında 3-4 sayfadan ibaret sandıkları Süleyman'ın aslında sarayda 2.5 yıl kaldığını öğrendi. Kimileri tarih kitaplarında bir cümle ile "boğdurulduğu" söylenen Şehzade Mustafa'nın halk tarafından sevilmesinin sebebinin saygısı ve merhameti olduğunu öğrendi..
Çünkü Meral Okay, son olarak bunu araştırmaya sevketti insanları, tarihe merakı olmayanları dahi, tarihe yöneltti. O bunu yaptıktan sonra "Patrona Halil" isyanını anlatan "Bir zamanlar Osmanlı - Kıyam" çekimleri başladı. O bunu yaptıktan sonra "Fetih-1453" gösterime girdi.
Meral Okay, buna sebep olduğu için eleştirildi, ama araştırmayı bilmeyen ve asıl amacını anlamayanlar tarafından.. Çünkü O'nun anlattığı hikaye, bugune dek Osmanlı'ya kibirle bakan Avrupa'da da ilgi gördü, diğerlerinin önünü açarak, sadece yakın tarihin değil, uzak sanılan tarihin de yakın edilebileceğini öğretti bize son olarak..
Sıkıcı bulunan tarih derslerini eğlenceli kılarken yeni nesile, geçmiş nesile de araştırıp bilgilerini yeniden anımsamaları için ilham verdi ve bunları yaparken, "Tarihten ilham alındığını bunun bir kurgu olduğunu" belirtti.
O bir kapı açtı kimileri içeri girip o büyülü dünyalarda, anlatmak istediklerini asıl anlamlarıyla anladı, kimileriyle o kapıların dışında kalıp O'nu acımasızca eleştirdi..
Şarkılar yazdı Meral Okay, içi acısa da hep gülümsedi, güçlü bir kadın olarak, güçlü bir insan olarak, kendi yolundan gitmeyi tercih edecek olanlara, ilham ve öğütler verdi..
Kanser olduğu haberinin üzerine, çirkin yorumlar yapıldı.. Kanuni'nin hayatını böyle yazdığı için cezalandırıldığını söyleyenler dahi oldu. Oysa bunu diyenlerin, çoğumuz gibi bir hoşgörü dinine mensup olmaları gerekmiyor muydu ?
Aynı insanlar ölümün üzerinden de çirkin yorumlar yaptılar.. Oysa yine aynı sebepten dua etmeleri gerekmiyor muydu ? Hepimiz özgür değil miydik düşünmekte ? Hepimiz yaşamıyor muyduk aynı toprak üzerinde ve hepimiz, ölümün herkes için ne kadar acı olduğunu bilmiyor muyduk ?
Adını dahi duymayanlar üzüntülerini dile getirdiler, "Meral Okay ölmüş" dendiğinde anlamayıp "Muhteşem Yüzyılın senaristi" dendiğinde anlayabilenler.
Sonra takdir edersiniz ki, Meral Okay, bizler için çok kıymetli ama kimileri için kıymeti olmayan o güzel insan, Badem gözlü oldu her ölen gibi..
"Her yerdiğimiz ölünce badem gözlü olur ya hani, Meral Okay'a ağzına geleni söyleyen densizler, taziye mi bildirir oldular ?" ve yaptılar.. Taziyelerini bildirdiler.. Eleştiri ile hakareti ayıramayanlar üzüldüklerini söylediler..
Peki ne mi oldu, o duygusal, o içten, gülen gözlerin sahibi kadın, giderken ayakkabıları kapının önüne kondu, kendisi bir sedye ile ayrıldı evinden, eminim yüzünde gülen ifadesiyle, biricik aşkı sevdiği Yaman'ının yanına gitmeyi beklerken, O'nun cesaret edip anlattıkları bizleri büyülemeye devam edecek..
Ve eminim ki, "Diziye ne olacak yaaa" diyenlerle, "Sevdiğine kavuştu ve bizlere cesaretini bıraktı giderken" diyenler, O'nun buralardan gidişini ayrı saflardan izleyecek..
Meral Okay, severek dinlediğimiz hikayelerin anlatıcısıydı. Bu devirde gerçek aşkı bulmak olağanca zorken, o "bir ölüye" belki ölesiye aşık bir kadındı..
Ve farketmesenizde o anlatılamayan daha önce anlatılmamış hikayelerin anlatıcısıydı hep..
Asmalı Konak, İkinci Bahar ve Muhteşem Yüzyıl bunların en bilinenleriydi..
O kendi gözünden gördüklerini, bizim ilgimizi çekecek şekilde anlatıyordu hep, böylece bizler meraklanıp araştırıyorduk..
Asmalı Konak keyifle izlenirken aşiretler hakkında düşünmeye itti bizi, sonrasında benzerleri yapılsa da taklit olmaktan öteye geçmedi..
Muhteşem Yüzyıl, çok tepkiler aldı, herkes tepki verdi bir yerinden ama herkes izledi.. Meraklandırmak istemişti yine yapılmayanı yaparak.. Tepki verenler bile kapalı kapılar ardında izlediler diziyi, kimileri "Koskoca Süleyman hareme sıkıştı kaldı" dedi, kimileri "Hürremden ve açık gezen cariyelerden" dem vurdu.
Çok büyük tepkiler gördü, ama hep anlattı, anlatmaya devam etti. "Ecdadımız!" diye ağlayanları dahi, araştırmaya itti. Bir çoğu sadece tarih kitaplarından bildiği "Pargalı" İbrahim Paşa'nın, önce makbul sonra maktul olduğunu öğrendi, sadece Kanuni Sultan Süleyman'ın nikahlı eşi olarak bildiğimiz ve tarihimizde değişik bir rolü olan Hürrem'in aslında kim olduğunu araştırmaya itti.. Bir çokları tarih kitaplarında 3-4 sayfadan ibaret sandıkları Süleyman'ın aslında sarayda 2.5 yıl kaldığını öğrendi. Kimileri tarih kitaplarında bir cümle ile "boğdurulduğu" söylenen Şehzade Mustafa'nın halk tarafından sevilmesinin sebebinin saygısı ve merhameti olduğunu öğrendi..
Çünkü Meral Okay, son olarak bunu araştırmaya sevketti insanları, tarihe merakı olmayanları dahi, tarihe yöneltti. O bunu yaptıktan sonra "Patrona Halil" isyanını anlatan "Bir zamanlar Osmanlı - Kıyam" çekimleri başladı. O bunu yaptıktan sonra "Fetih-1453" gösterime girdi.
Meral Okay, buna sebep olduğu için eleştirildi, ama araştırmayı bilmeyen ve asıl amacını anlamayanlar tarafından.. Çünkü O'nun anlattığı hikaye, bugune dek Osmanlı'ya kibirle bakan Avrupa'da da ilgi gördü, diğerlerinin önünü açarak, sadece yakın tarihin değil, uzak sanılan tarihin de yakın edilebileceğini öğretti bize son olarak..
Sıkıcı bulunan tarih derslerini eğlenceli kılarken yeni nesile, geçmiş nesile de araştırıp bilgilerini yeniden anımsamaları için ilham verdi ve bunları yaparken, "Tarihten ilham alındığını bunun bir kurgu olduğunu" belirtti.
O bir kapı açtı kimileri içeri girip o büyülü dünyalarda, anlatmak istediklerini asıl anlamlarıyla anladı, kimileriyle o kapıların dışında kalıp O'nu acımasızca eleştirdi..
Şarkılar yazdı Meral Okay, içi acısa da hep gülümsedi, güçlü bir kadın olarak, güçlü bir insan olarak, kendi yolundan gitmeyi tercih edecek olanlara, ilham ve öğütler verdi..
Kanser olduğu haberinin üzerine, çirkin yorumlar yapıldı.. Kanuni'nin hayatını böyle yazdığı için cezalandırıldığını söyleyenler dahi oldu. Oysa bunu diyenlerin, çoğumuz gibi bir hoşgörü dinine mensup olmaları gerekmiyor muydu ?
Aynı insanlar ölümün üzerinden de çirkin yorumlar yaptılar.. Oysa yine aynı sebepten dua etmeleri gerekmiyor muydu ? Hepimiz özgür değil miydik düşünmekte ? Hepimiz yaşamıyor muyduk aynı toprak üzerinde ve hepimiz, ölümün herkes için ne kadar acı olduğunu bilmiyor muyduk ?
Adını dahi duymayanlar üzüntülerini dile getirdiler, "Meral Okay ölmüş" dendiğinde anlamayıp "Muhteşem Yüzyılın senaristi" dendiğinde anlayabilenler.
Sonra takdir edersiniz ki, Meral Okay, bizler için çok kıymetli ama kimileri için kıymeti olmayan o güzel insan, Badem gözlü oldu her ölen gibi..
"Her yerdiğimiz ölünce badem gözlü olur ya hani, Meral Okay'a ağzına geleni söyleyen densizler, taziye mi bildirir oldular ?" ve yaptılar.. Taziyelerini bildirdiler.. Eleştiri ile hakareti ayıramayanlar üzüldüklerini söylediler..
Peki ne mi oldu, o duygusal, o içten, gülen gözlerin sahibi kadın, giderken ayakkabıları kapının önüne kondu, kendisi bir sedye ile ayrıldı evinden, eminim yüzünde gülen ifadesiyle, biricik aşkı sevdiği Yaman'ının yanına gitmeyi beklerken, O'nun cesaret edip anlattıkları bizleri büyülemeye devam edecek..
Ve eminim ki, "Diziye ne olacak yaaa" diyenlerle, "Sevdiğine kavuştu ve bizlere cesaretini bıraktı giderken" diyenler, O'nun buralardan gidişini ayrı saflardan izleyecek..
6 Nisan 2012 Cuma
Çok Yakında..
Farkettim ki bazı şeyler hakkında henüz yazmamışım..
Haftaya Çarşamba, size "benim gözümden" çok sevdiğim 2 diziden bir diğerini ve içindeki küçük matruşkayı anlatmaya karar verdim..
:) Gerçi bana belli olmaz haftaya derim oturup şimdi yazıveririm. Kimbilir..
Haftaya Çarşamba, size "benim gözümden" çok sevdiğim 2 diziden bir diğerini ve içindeki küçük matruşkayı anlatmaya karar verdim..
:) Gerçi bana belli olmaz haftaya derim oturup şimdi yazıveririm. Kimbilir..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
