27 Kasım 2012 Salı

L&M: El sallamaya devam..

Bu bloga hakkında yazdığım iki dizi var, biri Kuzey Güney, diğeri Leyla ile Mecnun.. Uzun süre yazmadım Leyla ile Mecnun hakkında.. Ama yazmadım diye de taşınmadım mahalleden, bırakmadım hiç çekirdek çitlemeyi, sakız çiğnemeyi, üzüme düşmeyi.. Hiç bırakmadım ekrandan bana gülümseyen ailemi..

Daha önce demiştim, LCD Yavuz abimindi, Erdal Bakkal için bolca çekirdeğim, Mecnun ve İsmail abim için de kiloyla üzümüm vardı..

3. sezonda yeniden Leyla değişti, Melis Birkan, Yedinci Leyla olarak geldi aramıza, kimileri sevdi, kimileri sevmedi, kimileri alıştı kimileri alışamadı.. Bende Melis Birkan'ı Issız Adam'da bırakmış biri olarak başta kocaman pörtlettim gözlerimi.. Sonra düşündüm, yan komşumuz bile çekip gidiyor ya bazen, taşınıyor ya hani, 3 Leyla taşındı "bizim mahalle"den.. Zamanla da alışıyor insan zaten yeni komşusuna başta "Aman ne geldi ki bu nemrut" diyor, giden gelenin yerini doldurmaz elbet ama, gözde alışmaz sanıyor ya insan hani, sonra alışıyorsun yeni gelene, önce utana sıkıla "Merhaba" deniliyor, yarım ağızla "Hoşgeldin" takip ediyor onu.. Ama alışıyorsun.. Bende alıştım mahallenin yeni Leyla'sına.. Sevdim onu orda.. "Dişi Mecnun" gibi biraz ama, olsun kendisi "Sadrazam 7. Leyla Paşa" ne de olsa.

Çok zor bir iş yapılan, başrol bi kere gitti mi, iflah olmaz genelde o dizi, yolunu kaybeder, yolu olabilir, kötü yola düşebilir, AT'ın yolu olabilir. Olmasa daha iyidir. Ama bizim mahallede öyle olmadı hiç, taşınanlar oldu, onları sevgiyle uğurladık hep, gelenleri de aynı sevgiyle karşıladık..

Çünkü "Bir hayalimiz vardı" çünkü biz hepimiz, İskender Baba'ydık, evimizi açtık, hayta da olsa sevdiklerimiz bağrımıza bastık, çünkü biz Erdal Bakkal'dık, yeni gelenlere önce şüpheyle baktık, çünkü biz Yavuz Hırsız'dık biz de insanların kalplerinden zamanlarından çaldık ve her çaldığımızı satırlara sakladık,çünkü biz Aksakallı dedeydik, 2012 dedeydik, Topsakallı dedeydik, Dosto'yduk, gördük yaşadık dersler çıkardık ve çocuklaştık,çünkü biz İsmail Abiydik 14 kollu bir devdik, çünkü biz hep bekledik gelmeyecek olanları, çünkü biz Mecnun'duk üşendik, ağladık, acı çektik, sevmeyi öğrenirken bocaladık, ne yapacağımızı şaşırdık, çünkü biz Leyla'ydık her kırıldığımızda olgunlaşıp "başka"laştık, belki bu yüzden Leyla'nın vazo, Arda'nın odun olmasını yadırgamadık, belki bu yüzden evdeki yastıklara kimse görmeden "Naber Hakkı Dayı ?" dedik, belki bu yüzden "Vana vudu vucu" diye bağırdık, belki bu yüzden çok sevdik Görüncek adam'ın kuşaklar sonraki torununu..


Çünkü biz hepimiz, o mahallenin çocuklarıydık, her denene inanmaya hazırdık, İskender'in yanında yatan Dosto değilde Tolstoy olsaydı da gülümserdik biz.. Çünkü biz el salladık gemilere gidenlerin ardından, masal çiçeğine yükledik umutlarımızı, kafamızın içinde Fadime'nin düğünü olsa da, "Babaoğlu'na" yar etmedik ormanlarımızı.. Çünkü hepimiz "zamanın dünya üzerinde bıraktığı birer yara izi"ydik.Biz o mahalleye hiç girmesekte o mahallenin içindendik, telif ödememek için sessiz söyledik şarkılarımızı belki bu yüzden yaban çakalı koydular adımızı.. Pazartesi'den kaçmadık bu yüzden.. Hatta sevdik pazartesileri biz..

İşte böyle hacılar, absürd komedi falan diyosunuz ama, mesela geçen bölüm ben at gibi yığıldım kaldım koltuğa onu nasıl yapalım ? Neyse ben bi çay koyayım da, Erdal Abi, sana da çekirdek aldım tuzlusundan, İskender Baba börek var bak mis gibi, İsmail abi Eter mi o elindeki acaba ? Napıyosun Yavuz abi giderken götürürsün LCD'yi. Neyse.. Çay demiştim ben di mi ? Seviyorum her birinizi.. :)

26 Kasım 2012 Pazartesi

.. Hiç ..

Hiç bir şey yok aklımdan geçirdiğim, hiçlik kadar, hiç.. Sana dair, bana dair ne de onlara dair.. Geçmiyor aklımdan hiç birşey, öylesine boş, öylesine bomboş.. Kafa sesim bile öylesine hiçlik dolu, sessiz.. Terkedilmiş şehir gibi kafamın içi, kullanılmayan tren rayları gibi soğuk.. Kendi kafanın içinde üşüdün mü sen hiç ? Ben üşüdüm.. Ölesiye üşüdüm.. Sonra kaldırdım yakalarımı, yürüdüm.. Nereye dersen, o da hiç.. Boşluklardan düştüm sonra.. "Cennet, cehennem, araf.." En çok Araf'ı sevdim ama.. Neden dersen.. Hiç.. Kendime benzettim belki, iki dere, bir de ara.. Savrula savrula yürüdüm.. Nereye vurdu yolum.. Bilmem.. Önce kafamdaki sustu.. Sonra sağımdaki, sonra solumdaki.. Öyle bir yalnızlık büründüm.. Burnuma kadar.. Flu oldu sonra etraf.. Göremez oldum.. Biraz rüzgar, belki fırtına.. Fırtına rüzgar gelir belki çekilenlerin yanında.. Ne vardı peki etrafımda ? Hiç.. Dedim ya yoktu.. Yoktun.. Yoktular.. Yok oldular.. İnsan kendi sever mi yalnızlığını.. Hiç istemez mi birine sarılmayı ? Ben istemedim.. Hiç.. Çünkü, sarılırsan birine, o senin zaafın olur.. Korkarsın.. Kaybetmekten.. Saçının telinden bile korkarsın.. Korkmadım mı ? Korktum.. Sonra ne oldu ? Hiç.. Çünkü sarılırsan birine onu hep korumak zorunda kalırsın.. Onu korurken kendin korunmasız kalırsın.. Korumadım mı ? Korudum.. Ama bazen en çokta kendinden korumalısın.. Korumadım mı korudum.. Uzak durdum hep.. Sonra ? Araf.. Hep araf.. Çünkü birini sevmek, birşeyi sevmek, bir yeri sevmek.. Hep arada kalmak demek.. O yüzden hep temkinli mi olmak gerek ? Bunları düşünürken biraz daha yürüdüm, biraz daha.. Farkettim.. Griye boyanmış etraf.. Kendi boşluğumun içine batmışım.. Burnuma kadar.. Kıpırdayamamış, donmuş kalmışım.. Koca duvarlar örmüşüm etrafıma.. "Ben böyle de mutluyum!" yazmışım üzerlerine kocaman.. "Ben güçlüyüm! Yalnızlığımda güçlü!" yazmışım.. Sonrası hep boşluk.. Sonrası .. "Hiç.."

Küçük Japon Balığı ..

Küçük japon balığı.. Ağa yakalanmadı belki ama, hep bir fanusta yaşadı..
Şaşkın şaşkın arkadaşlarını aradı önce,
Sonra kesti ümidini onlardan,
Sahi, fanusa girmeden evveli, akvaryum da ona dardı..
Arada gelir bakarlardı, fanusun camına tıklarlardı..
Açardı gözlerini kocaman, anlamaya çalışırdı..
Seslenirlerdi arada, bazen onunla konuşurlardı,
Bazen fanusun dışından başka eller tıklardı..
Büyük, küçük.. Yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk..
Ama fanus hep aynıydı..
Döner dururdu kendisine bahşedilmiş (!) fanusunun içinde..
Arkadaşlarının bir kısmı akvaryumda, bir kısmı asıl olmaları gereken yerde..
Gördükleri, görmedikleri, hatırladıkları, hatırlamadıkları..
Küçük japon balığı, söyle, senin fanustakinden ne farkın vardı ?

10 Kasım 2012 Cumartesi

Eskiden ..

Eskiden insanlar insandı.. "Şimdi hayvan mıyız ulan ?!" diyorsunuz ya, demeyin. Sövmeyin de.. Bi dinleyin..
Eskiden insanlar insandı evet..
Ya sonra..
Önce makinalara bağlandık hepimiz birer birer.. Tek tek.. Sonra bağlı olduğumuz makinaların mekaniğini aldık üzerimize.. Makineleştik.. Mekanikleştik..
Eskiden haberleşmek için mektuplar vardı.. Çok eskiden değil.. 1950'ler değil anlattığım tarih elbet.. Eskiden ev telefonları vardı.. Hepi topu 3-5 kanal vardı..
Ev telefonları nöbetteyken insanların birbirine saygısı vardı.. Kimse kimseyi "çok önemli bir durum olmadıkça" 8'den sonra aramazdı..
Mektuplar varken sevgisi vardı insanların birbirine.. Çünkü birikmişleri vardı içlerinde, özlemleri hasretleri vardı. Eskiden insanların "çevresindekilere bile" ulaşması zordu..
Eskiden atari salonları vardı ve o salonların "yardımsever" çakalları.. "Sen dur abim ben geçerim bölümleri" der, Chun-Li'ye tur atlattırırlardı.
Sonra Commodore64 çıktı.. Atari salonları kasetin içine sığdı.. Sırasıyla başladı herşey.. Atari salonları kapandı.. Mavi ekranla ilk o dönem kaynaşıldı..
Derken kanallar çoğaldı, müzik programları azaldı.. Sonra, hayatımıza CDçalarlar girdi.. Cep telefonları, Commodore64 yerini masaüstü bilgisayarlara bıraktı..
Mirc, icq, messenger.. Sırasıyla kapladı hayatımızı, forum siteleri vesaireler.. Direnen atari salonları yerini internet cafelere bıraktı..

Her biri hayatımıza girerken kaybettik insanı yanlarımızı. Arkadaşlarımızla yüzyüze konuşmaya tenezzül etmez olduk.. "İnternette konuşuruz" diyebiliyorduk. Kimseyle sözleşip ertesi gün gidilecek yerin, yapılacak şeyin planını yapmaz olduk, çünkü bir smsle anında birbirimize ulaşabiliyorduk.. Kontorlü hatlarla tanıştık sonra.. Artık telefondan "konuşmaya" da gerek duymaz olduk..

Ve tüm bunlar olurken, anlayışsızlaştık.. Bir mimik görmeden, ses bile duymadan yazılanlara duygular yüklemeye başladık.. Alınganlaştık.. Mutsuzlaştık.. Yüz yüze halledilebilir olan şeyleri, "internetten ya da smslerle" çözülmez hale getirdik.. Kaybettik..

O aralarda, cep telefonlarına "kameralar" eklendi, bilgisayarlara da tabi. Dolayısıyla "kıçımızı" da kaldırmaz, "rahatımızı" da bozmaz olduk.. Bu vesileyle, filmli fotoğraf makinalarıyla da vedalaşmaya başladık, sadece onlarla değil tabi, kalan duygularımızla da..

Depresyonlarla tanıştık.. Büyük olmayan şeyleri büyütmeye başladık.. Bir süre sonra makinalaşmaya başladık..

Arama motoruyla tanışırken kitapları geride bırakmaya başladık, nasılsa arama motoru anlatırdı istediğimizi.. Dostlarımızı tozlu raflara terkettik.. Sonra Facebook, twitter..

Andy Warhol gülümsüyordu yukardan.. "Dediğime gelmenize az kaldı" dercesine..

Yarışmalar, facebookta popüler olma çabaları.. Dediğine geldik bir şekilde.. İnsanlar ayakta durmak için gerekli olanın çalışmak olduğunu unutup, popüler olma telaşına düştü.. "Resmimi beğen, durumumu beğen" diyenlerle doldu etrafımız.. Tanıdığımız insanları dahi tanıyamaz olduk.. Öyle ki "paralı durum beğenme, paralı takipçi" dalgası başladı birden..

Herkes "Bir gün 15 dakikalığına da olsa ünlü olmanın" peşine düştü..

Bu ruhsuz telaşın peşinde birbirlerini ezdiler çiğnediler..

Başa dönelim.. 3-5 kanal varken, ünlüler yine ulaşılırdı, lakin, ancak posterlerine, dergilere verdikleri röportajlarına ulaşılırdı.. Dili tutulurdu insanların ünlü birine 100 metre yaklaşınca.. Bu bir lütuf sayılırdı, dolayısıyla işlerine özel hayatlarına bir saygı vardı.. İmza istenirken bile vakitlerinden çalıyor muyum acaba diye düşünülürdü.

Şimdilerdeyse, insanlar "15 dakika" kaygısıyla ve "bizi siz yarattık ulan" kafasıyla, sosyal paylaşım sitelerinde hakarete varan sözler yağdırıyorlar. İşin garibi hakaret ettikleri bu konuma gelmek için dişiyle tırnağıyla çalışan insanlar.

İnsanlar artık önce bakıyorlar, sonra arama motorunda arıyorlar eğer varsa beğendiği ünlünün bir facebook twitter hesabı ekliyorlar. Şayet kabul görmüyorlarsa, kimisi edebiyle oturuyor, kimisi hakaret etmeye başlıyor, kimisi de askerlik arkadaşıymışçasına dünyanın merkezi kendisiymişçesine şeyler yazıyor, söylüyor. İşleri zor ünlülerin, bir hesap açsalar dert, açmasalar dert, takip etseler, ekleseler dert, eklemeseler dert. Konuşsalar dert konuşmasalar dert.

İnsanlar da tüketmeye devam ediyor. Ünlüsün değilsin önemi yok, onlar için, cep telefonu gibisin, kimisi yenisi çıkınca değiştiriyor, kimisi alana kadar peşinden koşuyor, kimisi de varlığına şükrediyor. En önemlisi de artık ne yaparsan yap hiç kimse mutlu olmuyor. İnsanların yıllarca çalışıp kazandığı paralara elektronik aletler satılıyor. Elde edildiğinde ortaya çıkan gülümseme en fazla yarım saat sürüyor. Dedim ya, insanlar mekanikleşiyor, makineleşiyor, herkes sadece egosunu düşünüyor..

Dersen ki, sende bu eleştirdiklerin sayesinde ulaşıyorsun bize.. Derim ki size: Benim derdim teknolojiden ziyade kullanmayı bilmeyen, kullanırken bokunu çıkarıp bağımlılaşan makineleşen nesille, velhasılı.. Şikayetim var..

8 Kasım 2012 Perşembe

Bence Ferhat'ı Vuran..

 Gecenin sonunda "and the oscar goes to Güney.. " dedim. Aslında bana sorarsanız bilmiyorum, bilemiyorum.. Bütün hafta boyunca sıyrıklar gibi oturup bin ihtimal üzerine düşündüm, düşündük.. Hep beraber düşündük ve an be an değişen düşüncelerimizi twitter üzerinden #benceferhativuran etiketiyle paylaştık.

 Dizinin "Ah yavrum Kuzey" kitlesinden kendimizi sıyırdığımız vakit, Güney'in de eline yüzüne bulaştırdığı fedakarlıkları var. Cemre'den Kuzey için vazgeçmesi, Kuzey'i makara işinde karşısına alarak yükselmesine fırsat vermesi, kardeşini korumak için Ferhat'ı ihbar etmesi, nikah dairesinin yerini haber vermesi..  Ama bütün bunların karşılığı olarak, egosuna yenik düşüp tüm bunları eline yüzüne bulaştırması sonucu, hep kötü ilan edilmesi. Fakat tüm bunlara rağmen Güney, yaptığı herşeyi aklıyla yapan bi karakter olarak, Ferhat'ı öldürmemiştir diye düşünüyorum, dolayısıyla:

- Sami öldürdü, kimseye bişey olmasın diye, Güney'le plan yaptılar ve Sami böyle bi ifade verdi.
- Sami silahı Güney'e verdiyse şayet, yavrum onu yere falan attıysa, özetle "Benim elimden nah alırlar parmak izi" diyen Çakalcalı da avlamış olabilir Ferhat'ı.
- Fakat, Güney öldürmüşse, bu saatten sonra onu ormanda takip eden Çatalcalı'yla müttefik olmak zorunda kalabilir.
- Katil Güney'se eğer, -ki kendisi başarılı bir katil zaten- eski haline göre, daha çok sesi çıkan bir karaktere dönüşmesi de olası.
Güney gelgitleri olan bir karakter.. Önümüzdeki bölümler ne gösterecek izleyip göreceğiz elbet. Ama Buğra Gülsoy'un önünde saygıyla eğilebiliriz bence. İstediği zaman bir bakışıyla döküyor karakterinin kafasından geçenleri, ama o istemediği zaman, öyle güzel gizliyor ki Güney'i bu bölümde olduğu gibi.. İzleyene diyecek söz bırakmıyor.

Tüm bu ihtimallerin sonucunda, bölümle ilgili diyebileceğim. Kafamızın allak bullak olduğuydu, Ferhat ölürken bile dengeleri altüst etti..

Barış kartlarını açık oynayarak, evrimini tamamladı, Cemre'yi önce canı için, sonra malı için yok saydı.
Buna karşılık Kuzey Cemre'nin de dediği gibi, "O an Barış'ın yerinde olsa o kurşunu kafasına yerdi" ama, Cemre'nin karşısında kurallarından kopmayı yine başaramadı.
Malesef Simay geri döndü, ama çok uzun sürmeyecek gibi bu dönüş, çünkü kendisi pavyondaydı ara fragmanlarda. Ama senaristler bizi ters köşelere mükemmel yatırıyorlar, bunu unutmamak gerek.

Ve Handan Hanım.. Samara gibi kadın, televizyonun içinden çıkacak diye ürktüğüm zamanlar oluyor gerçekten.. Köşkten önce şirkete, sonra şirrete bağlayarak "Ben senin arkandayım güzel kızım." dedi bir de. Neyse ki Handan hanım var da, bir karaktere sinirlendiğimizde kendisi çıkıyor ortaya, herkese olan sinirimizi kendi üzerine topluyor. Öyle de şahane bir anne. Sonra reklama giriyor zaten dizi, sinirlerimiz yatışsın diye. Sonra diyorsunuz ki Güney kötü, size 1 doz Handan Hanım yazıyorum. Aç karnına ıslak saçla bi alın onu, bak nası başağrısı yapıyo, nasıl kafa açıyo.. Semra Dinçer, ellerinden, alnından, yanaklarından öpülesi bir insan, tiksinç Handan'ı hayatın içine böylesine sürüklediği için.

Bana sorarsanız "Sence kim vurdu Pigmeciğim" diye, inanın öyle dolu dolu bir bölüm izledik ki hep beraber, beynim Burak Çakalcalı'nın eli gibi yandı. Bu arada Çakalcalı evet, kendisi tam bir çakalmış, bu arada, Zeynep ve Burak birbirlerinden bile şüphe eden bir ikili olma yolundalar, çıkarları doğrultusunda.

Bakalım önümüzdeki haftalar ne gösterecek.

Ferhat'ı vuran Ted Bundy mi ?
Richard Ramirez mi ?
Yoksa fırıncı Sami Bey mi ?

Not: Yayında yapımda emeği geçen herkese teşekkürler.. Bizler izleyelim diye, biz gezerken, dinlenirken, kahvaltı ederken, Pazar günlerini bile bu işe harcayan ve işlerini en iyi şekilde yapan herkese bir izleyici olarak kocaman bir teşekkürü kendi adıma borç biliyorum.. :) Diyeceklerim bu kadar..

2 Kasım 2012 Cuma

Kuzey Güney: Yeni Sezon, yeni yazı ..

 Yeni sezona biraz geç dahil olmuş olsam da, ucundan köşesinden internetinden yakaladım, mahrumiyet bölgesindeyken dahi, tatilimin gezip-tozma kısmından feragat ederek, odalara kendimi tıkmak suretiyle yarım yamalakta olsa takip ettim Kuzey Güney'i.

 Kendi evine yabancılık çeken insan kafasını atlatır atlatmaz da, yeni sezona dair ilk yazımı yazma ihtiyacı hissettim.

 Hayatımız boyunca hep vefayı aramamıza rağmen, bulduğumuz karşı karşıya kaldığımız şey nedense hep "Feda" olmuştur. Çünkü hayat, sadakatten, vefadan çok feda etmek üzerine kurulu malesef.. Üstelik bir kere feda etmeye alıştı mı insan, bir kere o acıyı gömdü mü içine, bütün hayatı feda edilmiş oluyor sanki, kocaman bir yanlışlar zincirinin içinde sürüklenerek..

 Özetle, Kuzey ilk sezon önce aşkını, sonra kendisini feda etmişti Güney'e.. Kuzey'in yanlışlar zinciri tam bu noktada başlamış ve zincirin ucu bütün zaaflarını bilen Ferhat'ın elinde (Farat.) elinde kalmış, bu sayede de Kuzey'i istediği yöne savurmuştu.

 Bu sezonda, karakterlerdeki değişimlere şahit olarak başladık..

 Gülten Hanım, birden evrim geçirerek soft Handan Hanıma, Kuzey kaybedecek hiç birşeyi yokmuş "gibi" davranan bir adama, Cemre çaresizliği sonucu kendini feda eden bir zavallıya (ki kendisini çok severim.), Banu ve Ebru hanım kontrol manyağına, Çatalcalı çöp adamla kız tavlayan tehlikeli bir Don Juan'a, Zeynep tehlikeli bir ortağa, Farat zaafları olan ve zaafları ortaya çıktığında herşeyin kontrolünü kaybedebilen sıradan bir kötü adama dönüştü.

Güney, hem Cemre'yi kaybetti, hem de işiyle ilgili büyük bir darbe aldı, bu darbenin sonunda da, ilk sezondakiyle aynı bank mı bilemiyorum ama, ilk sezonda "arabadan indirdiği" Kuzey gibi banka oturup Kuzey'in çaresizliğini yaşayarak Kuzey'e dönüştü.. Tabi, Güney hırslı bir adam olduğundan ve genelde şiddete maruz kalan taraf olduğundan, yine aklını kullanarak bir yerden yükselmeye çalışacak, yine de bu kol düğmesinin Simay'da kaldığını ve ara fragmanlarda Simay'ı ziyarete gittiği gerçeğini değiştirmiyor. Fakat şimdiye kadar olan kısımdan yola çıkarsak, Banu ile arasındaki ilişkinin iyiden iyiye hastalıklı bir hal alacağını ve üzerindeki baskının ilerde onu çok daha farklı yerlere sürükleyeceğini düşünüyorum ben kendi adıma.

Sami, Kuzey'e bir baba olarak borcunu ödemek için Ferhat'ın peşine düşerken, Handan Hanım ikinci sezonda da malesef, meymenetsiz babannem ve gollum arasında bir yerde onda pek bir değişiklik yok, ara fragmanda ellerine manikür yaptırıp bağırarak söylediği  "Ben Güney Tekinoğlu'nun annesiyim ! En çok bana soracaksınız bana, ben saksı değilim" vb cümleleri ağzından duymak için sabırsızlanıyorum açıkçası. (Ahahahah)

Asıl değişikliği Barış'ta bekliyorum, dizideki ömrü vefa ederse, Cemre kaçtıkça Barış obsesifleşecek gibi gözüküyor.

Son bölümde, ateş edenin Sami olduğu konusunda memleketçe hem fikiriz, hatta bir yerde şunu okudum " Ateş eden Sami değilse, İstiklalde çıplak koşup şarkı söyleyeceğim." Böyle bir manzarayı görmemek adına bile ateş edenin Sami olduğunu düşünmek mantıklı tabi.

Ben ateş edenin Sami olduğunu düşünmekle beraber, Komser (evet komser,komiser değil) hatta Güney olabileceğini de düşünüyorum. Sami olma ihtimalini aklıma düşüren sebeple, Güney olduğunu düşünme sebebim elbette ikisinin arasındaki telefon konuşması esnasında Güney'in suratının aldığı ifade. Fakat bunlara rağmen Ferhat'ın ölümü sebebiyle Cemre'nin içeri gireceğini düşünmüyorum fakat düşünenler var, benim fikrimce ona daha zaman var gibi.

Netice itibariyle sezon başından bu yana konuşulan "Teknik ekip değişti vidi vidi", "yeni gelenler adapte olamadı bidi bidi", "senaryoyu mahfettiler fiti fiti" tarzındaki eleştirilere katılmıyorum ben. Hele ki bu bölümde, Ali'nin yerine inceden inceye Şeref Komiser oturtulmuşken. Ferhat'ın erkenden vurulmasıyla da çok süprizli bi sezon olacağını görmüş olduk, artık yerini Deniz mi alır, yoksa Ferhat Ali gibi tek canlı değildir de 9 canlı mıdır onu  öğrenmek için gelecek bölümleri beklemek gerek, e beklenen gün gelecekse de çekilen çile kutsaldır demek.. :)

Kendi sezon açılışımı yaptığıma göre, küçük bir hatırlatma da da bulunayım: 6 Kasım Salı itibariyle Garajistanbul'da Pragma başlıyor, yani bu demek oluyor ki hanımlar beyler,daha önce görmediyseniz eğer, Güney ve Çatalcalı'nın ne kadar başarılı birer katil olduğunu yerinde izleyebilirsiniz. Eğer 6'sına biletiniz yoksa üzülmeyin, uslu bir maktul olup, katilinizle buluşmak için diğer salıyı bekleyebilirsiniz. :)
http://www.biletix.com/etkinlik/NTYTA/ISTANBUL/tr